Serdar Yıldırım Hikayeleri

Serdar160

Yeni Üye
24 Nis 2026
17
0
1
RALLİ ARABASI
Caddenin kenarındaki boş arsanın birinde eski bir taksi duruyordu. Plakası sökülmüş, boyası dökülmüş, direksiyonu küflenmiş, koltukları deşilmiş. Caddeden gelip geçenlerden bazıları bu arabayı görüp dalgasını geçerdi.
“ Şu araba yepyeni alsana.”
“ Bedavaya verseler almam. “
Hey gidi günler hey! Yıllar önce acenteydi. Fabrikadan yeni çıkmıştı. Bir oto galerisine getirildi ama çok beklemedi. Hemen ertesi gün rallici bir genç tarafından satın alındı. Rallici gençti ama ustaydı. Bileği direksiyona, ayağı gaz pedalına tam uyum sağlamıştı. Arabanın bazı yerlerinde değişiklikler yaptı, bir de modifiye yaptırdı ki arabaya, görenlerin ağzı açık kaldı. Gökkuşağının yedi rengi hâkimdi arabanın dış görünümüne.

Rallici genç bir süre antrenman yaptı arabasıyla yolda, dağda, bayırda. Arkadaşlarına iyi bu araba, güzel iş yapacağım bu arabayla diyordu. O şehirdeki orta çapta bir yarışa girdi rallici genç ve sonuç zafer. Birinciliğin peşinden bir şirket sponsorluğu üstüne aldı, bütün masrafları karşılayacaktı. Şirket arabanın çeşitli yerlerine reklâm yazıları yazdırdı. Aksesuarlar yenilendi. Lastikler değişti. Motorun gücü büyük yarışlar için yeterli değildi. Motor da değişti ama araba yine bizim araba. Rallici genç bu arabayla o ülkede pek çok yarış kazandı. Uluslar arası yarışlara girmek için kolları sıvarken şirket ona dış ülkeden bir araba getirdi ve şart koştu: Artık yeni arabayla yarışacaktı. Rallici genç gözyaşları içinde bizim arabayı evin garajına çekti ve yeni arabasıyla yurtdışına gitti. Birliktelikleri sadece fotoğraflarda asılı kalacaktı.

Aylar sonra gencin ailesi bizim arabayı sattı. Araba garajda dura dura küflenecekti. Satın alan da ralliciydi ama zevk için yarışa giriyordu. Bizim araba zor durumdaydı. Aylardır garajda kapalı kalmıştı. Bırak yarışı bir kez olsun yollarda tur atmamıştı. İyi bir bakım devresi ve kısa bir antrenman sürecinden sonra girdiği ilk yarışını zor da olsa bitirdi. 25 arabadan yarışı tamamlayan 14 araba vardı ve bizim araba 12. oldu. Yarışı tamamlamayı başaran arabasını bol bol öptü sürücüsü. Daha sonra pek çok yarışa giren ve hiç yolda kalmayan bizim araba birkaç şehrin bir araya gelmesiyle oluşan bir bölge yarışını 3. olarak tamamlayınca her tarafı çiçeklerle süslendi. Aradan zaman geçiyor, modeller değişiyor, çekişi kuvvetli arabalar piyasaya çıkıyor ve yarışlara giriyordu. Bu etkilemedi bizim arabayı da, sürücüsü mimardı ve bir baraj yapımı için görevlendirilince ibre tersine dönmeye başladı. Yaşam kalitesi hızla düştü. Önce bir seyyar gömlekçiye satıldı. Birkaç yıl sonra da bu caddenin kenarındaki arsaya atıldı.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 
GELİNCİK İLE DÖRT KARGA
Bir gelincik varmış. Kavga etmez, kötü söz söylemez, herkesle iyi geçinirmiş. Günlerden bir gün bir tarlada giderken karşısına karga çıkmış.
Karga: “ Benim tarlamda ne işin var? “ diye sormuş.
Gelincik: “ Tarlanın çiftçinin olduğunu sanıyorum. İnsanlar bu tarlayı ekip-biçiyor. “
Karga: “ Onun orası öyle de, tarla benim bölgemde, yani tarla benim sayılır. Bu tarlanın tohumlarını yalnızca ben yerim. “
Gelincik: “ Çalışmadan hazıra konuyorsun. Bak ben buna karışmam ama tarladan geçip gitmeme neden engel oluyorsun, onu anlayamadım. “
Karga: “ Çünkü ayakların toprağı kirletiyor. Bu suretle de tohumlar kirleniyor. Geçiş için bana para ödemen gerek. “
Gelincik: “ Para mı? Ne parası bu? “
Karga: “ Ayak kirası. “
Gelincik: “ Ayak kirası mı? Güldürme beni. “
Karga: “ Para ver dedim sana. “
Gelincik: “ Ya param yoksa? “
Karga: “ O zaman canını alırım.”
Karga üstüne atılınca gelincik koşmaya başlamış. Bağırmış: “ Hadi gel yakala beni. “ Karga hem gelinciğin peşinden uçuyormuş, hem de avazı çıktığı kadar “ gak…gak…” diye bağırıyormuş. Biraz sonra kargaya üç karga daha katılmış. Gelincik kaçmış, kargalar kovalamış. Bir saatten fazla sürmüş kovalamaca ama kargalar gelinciği yakalayamamışlar.

Aradan aylar geçmiş. Gelincik yine aynı tarladan geçmek zorunda kalmış. Yanında parası varmış. Tam tarlanın ortalarına gelmiş ki, karga karşısında belirivermiş. Karga tohum yiyormuş, gelinciği görmemiş: “ Oh yarasın, karga kardeş! Dalmışsın tohumlara beni görmedin. “
“ Öhö..Kim o? Vay gelincik, sen ha? “
“ Evet benim. Ne olmuş yani, tarladan geçiyorum. Parası ne tutar? Öncekini de hesap et. “
“ Defolsana sen. Gelme buralara. Başımın belası. “
“ Ya kötü mü ettim. Para vereceğim, ayak kirası vereceğim. Öyle diyordun ya.”
Karga gelinciğin üstüne atılmış. Gelincik kaçmış. Karga gelinciğin arkasından “ gak…gak…” diye bağırmış. Diğer üç karga da gelinciğin peşine takılmış. Kargalar, gelinciği yakalayamamışlar ama gelincik sonraki günlerde düşünmüş. Olanlarda kendinde hiç suç bulamamış.

SON
 
KOŞUCU PENGUEN
Güney Kutbu’nda koşuya çok meraklı bir penguen yaşardı. Bu penguen devamlı olarak antrenman yapar, yarışmalara hazırlanırdı ve hep ön sırada yarışmayı bitirmeyi hayal ederdi, fakat ya sonuncu ya da sondan bir önceki olarak yarışı tamamlardı. En büyük başarısı ise, beş penguenin katıldığı bir yarışta üçüncü olmaktı. Bu duruma canı sıkılan koşucu penguen bir gün doğup büyüdüğü yerleri terk etti ve yüzerek Arjantin’e gitti. Koşucu penguen burada bir maymunla arkadaş oldu. Bir gün maymuna: “ Şu yüz metre ilerdeki ağaca kadar yarışsak, beni geçebilir misin? “ diye sordu.
Maymun gülümsedi: “ Belli olmaz. Yarışalım da görelim bakalım kim önce ağacın yanına varacak. “
Biraz sonra yarış başladı. Son metrelere kadar koşucu penguen yarışı bir adım önde götürdü, fakat aniden hızını azaltıp, maymunun yarışı kazanmasını sağladı. Bunda koşucu penguenin, yarışı kazandım gibi ama ya maymunun geçildi diye canı sıkılır da bir daha benimle yarışmazsa, diye düşünmesi etkili oldu. Sonraki günlerde koşucu penguen ile maymun arkadaşlıklarını sürdürdüler. Ara sıra yaptıkları yarışlarda bazen koşucu penguen, bazen de maymun birinci oldu.

Günlerden bir gün iki kafadar tam yarışa başlarken, otların arasında bir hışırtı duydular. Hemen doğrulup sesin geldiği tarafa döndüler ve bir kaplumbağanın kendilerine doğru geldiğini gördüler.
Koşucu penguen: “ Merhaba arkadaş, biz karşıdaki ağaca kadar yarışacağız. Bu yarışa sen de katılmak ister misin? “ diye sordu.
Kaplumbağa: “ Ben ikinizi de geçerim “ dedikten sonra, koşucu penguenin ilk, maymunun ikinci sırada tamamladığı yarışta onlardan çok çok sonra yarışı tamamladı. Üçü daha sonraki günlerde defalarca yarıştı, kaplumbağa her yarıştan önce iddialı konuştu fakat hep sonuncu oldu.

Bir gün kaplumbağa kaplumbağalar arası koşu yarışmasına katılacağını ve birinci olacağını söyledikten sonra: “ Kesin birinci benim. Bak görürsünüz, ben yarışı en ön sırada tamamlarım. Onlar benle boy ölçüşemez. Zafer benimdir “ dedi. Kaplumbağa yarışı baştan sona önde götürüp birinci oldu.

Maymun da maymunlar arası koşu yarışmasına katıldı ve dördüncü oldu. Maymun yarışma öncesi hep birinci olamayacağını söyledi. Koşucu penguen çok uğraştı birinci olacağına inandırmak için. Aralarındaki tartışmalar neredeyse kavgaya dönüşecekti ki, koşucu penguen fazla ileri gitmedi: “ Sen birinci olacağım demedikten sonra, kendini buna inandırmadıktan sonra zaten birinci olamazsın. Kazanmak için, kazanacağım demek gerekir. Bu kibirlilik demek değildir, büyük düşünmek demektir. Büyük düşünmeden büyük işler başarılamaz. Kazanacağım, birinci olacağım de, birinci ol “ diyerek çok ısrar etti fakat dinletemedi.

Burada maymunu fazla suçlamamak gerekir. Maymun yakın çevresinden büyük düşünmenin ve büyük konuşmanın yanlış olduğunu pek çok defa dinlemişti. Bu ortaçağ kalığı zihniyeti onun kafasından söküp atmak zordu. Koşucu penguen bu durumun farkına vardığı için, yarışmadan sonraki günlerde aynı konuyu maymunla konuşmak ihtiyacını hissetti. Maymunun şampiyon olacağına inancı sonsuzdu. Aradan zaman geçti ve öyle bir an geldi ki, maymun birinciliklere abone oldu.
Bir süre sonra koşucu penguen, Güney Kutbu’na geri dönmeye karar verdi. Tanıdıklarıyla vedalaştığının ertesi günü sahile indiğinde on binlerce orman hayvanının göz alabildiğince okyanusun önünde sıralandığını gördü. Az sonra giderek genişleyen birçok dairenin ortasında kalan koşucu penguen, on binlerin “ Arjantin senin vatanın, gitme burada kal “ şarkısını söylemeye başlamasıyla duygulandı ve gözleri doldu. Bu kadar çok sevildiği Arjantin’de kalmayı düşündü. Şarkı bitince koşucu penguen gür sesiyle: “ Arjantin benim vatanım, gitmiyorum, burada kalıyorum “ diye bağırdı.

SON
 
ERDEMLİ OLMAK
Sevgi insanın kalbinde doğuştan yer etmiştir. Anne sevgisi bunun gelişmesine neden olur. Babamızı severiz, kardeşimizi severiz, arkadaşımızı severiz, okula gider öğretmenimizi severiz, düşüncelerimiz büyüdükçe vatanımızı severiz. Düşüncelerimiz daha da büyüdükçe üstünde yaşadığımız dünyayı severiz ve o dünyada yaşayan insanları severiz. İnsan sevgisi çok önemli bir duygudur ve insanı hayata bağlar. Sevelim, sevilelim, bırakalım kalbimiz sevgiyle dolsun.

Dünyadaki canlıların en değerlisi insansa, insanların en değerlisi erdemli olandır. Erdemli olmanın ilk koşulu sevgiyse, ikincisi saygıdır. İnsan önce kendine saygı duymalıdır. Fikirleriyle barışık olmalıdır. Doğruluktan şaşmamalıdır. Durup dururken fikir değiştiren, bugün beyaz dediğine yarın siyah diyeni kimse alkışlamaz. Böyleleri aynaya yüzü kızarmadan bakamaz. İnsan kendine olan saygısını başkalarına saygı duyarak pekiştirir. Başkasının arkasından konuşmamalı, kimsenin kalbini kırmamalı, kötü söz söylememelidir.

Spor yapmak günlük hayatın sıkıntısını en aza indirgemek için biçilmiş kaftandır. Hareketli olmak, yürümek, jimnastik yapmak, koşmak…vücudumuzun hücrelerine birikmiş olan kiri temizler. Kirden arınan insan daha canlı ve atak olur. Bu da insanın genç ve dinç kalmasını sağlar. Her gün jimnastik yaparsak ve bunu alışkanlık haline getirirsek geçen zamanın bizi yaşlandırmak için zorlanacağını fark ederiz.

İnsan beyni çok önemli bir rol üstlenir. Hayat sahnesinde başrolde mi oynayacağın yoksa figüran mı kalacağın orada şekillenir. Beyin bazı şeyleri fark etmeye başladığında kendiliğinden harekete geçer. Örneğin, kafatası içinde durduğu insanın başrolde oynamasını istemektedir. Bunun için gerekli olan şey bilgidir. En iyi ve en doğru bilgi kitaptadır. Bu, insanda okuma isteği yaratır. İnsanın okuması beynin gerekli bilgilerle dolmasını sağlayacaktır. Dolum seviyesi yeterli düzeye ulaştığında, barajın elektrik üretmesi gibi, insan beyni fikir üretmeye başlayacaktır.

SON
 
AVCI MEHMET ‘İN KURŞUNU
Avcı Mehmet gökyüzünde uçmakta olan bir şahin görünce tüfeğini doğrulttu, nişan aldı ve tetiğe bastı. Namludan fırlayan kurşun şahine yöneldi. Aradaki yüz metrelik uzaklığı bir çırpıda aşıp onun gövdesine saplanırdı, çünkü Avcı Mehmet hiç kaçırmazdı. Kurşun gözlerini açtı, şahini gördü, ona acıdı. Öyle ya neden durup dururken bir can alsındı. Neden durup dururken öldürmek ihtiyacı hissetsindi. Şahinin kendisine bir zararı dokunmamıştı.

Çok hızlı uçuyordu canım bu şahin. Sanki birisi tarafından kovalanıyormuş gibi. Kurşun gözlerini şahinin gerisine kaydırdı. İşte o zaman bir kırlangıçla bir kartalın şahinin peşi sıra uçmakta olduklarını gördü. Kartal kırlangıcı kovalıyor olsa şahin kırlangıçtan niye kaçsındı? Kartal hem kırlangıcı hem de şahini kovalıyor olsa niye kırlangıçla şahin aynı hat üzerinde uçuyordu, biri bir yana diğeri öbür yana kaçar, böylelikle kartal sadece birini kovalamak zorunda kalırdı.

Kurşun onların yarıştıklarını düşündü. Doğruydu bu. Aylarca süren seçmelerden sonra üç yüz civarındaki uçan yaratıktan en iyi dereceleri yapan on tanesi finale kalmıştı. Bugün yapılan final yarışmasıyla şampiyon belirlenecekti. Yüz kilometrelik yarışın yarıya yakın kısmını kırlangıç önde götürmesine karşın, şahine geçilmiş, yine de şahini geçmek için yoğun çaba sarf ediyordu. Yarış beş kilometre ilerdeki dağlarda son bulacaktı. Dağlarda binlerce uçan yaratık yarışın sonucunu merakla bekliyordu.

Bırak şahin şampiyon olsun. O, ne zamandır bu yarışa hazırlanmıştı. Az sıkıntı çekmemişti bugün için, az ter dökmemişti bugün için, bu yarış için, birincilik için. Onu da sevenler var, onu da bekleyenler var. Ümitleri kırma. Şahine yol ver geçsin gitsin, şampiyon olsun. Kurşunun şahini gördükten sonra saniyenin onda biri kadar süren bocalaması aniden kesin kararlılığa dönüştü ve hedefine bir metre kala geniş bir kavis çizerek ilerdeki ağaçların arasına düştü. Yarışın sonunda, şahin birinci oldu. Kırlangıç ikinci, kartal üçüncü sırada yer aldı. Onlar birbirlerini tebrik etmeyi unutmadılar. Aylar sonra oralardan geçmekte olan izci gurubundaki bir çocuk izci kurşunu yerde görüp cebine attı. Evine döndüğünde kurşunu temizledi ve odasındaki komodinin içine koydu. Odaya her girişinde kurşunun sevgiyle gülümsediğini görüyordu. Kurşun iyilik yapmış, iyilik bulmuştu. Mutluydu.

SON
 
EŞKENAR ÜÇGEN UZAYDA
Uzunlukları birbirine eşit üç doğru bir araya gelip bir eşkenar üçgen oluşturdu. Ben bu eşkenar üçgenin içine iki göz ile bir burun ve bir ağız çizdikten sonra kulaklarını ekledim. Meydana gelen şekil bir insan başına benzedi. Şekle en basitinden gövdeyle, kollar ve bacaklar da çizerek insan modelimi ortaya çıkardım. Beyaz bir kartona çizdiğim insan modelimi makasla kenarlarından keserek aldım ve ayakları üstünde duracak şekilde bıraktım. Haydi, eşkenar üçgen, yolun açık olsun, dedikten sonra onu uğurladım. Aradan iki ay geçtikten sonra eşkenar üçgen geldi ve başından geçen olayları anlattı: “ Senden ayrıldıktan sonra uzun süre yol yürüdüm. Sonunda bir ormana geldim. Ormanda giderken ileride bir ışık gördüm. Meğerse ışık açık bir alanda duran uçan daireden geliyormuş. Hiç korkmadan uçan daireye bindim. Uçan daire az sonra havalandı. Rengârenk ışıklı düğmeler vardı uçan dairede ve biri yanıp biri sönüyordu. Bilgisayardan gelen metalik ses uzaya çıkıldığını ve Samanyolu Galaksisi’nin çok uzağında bulunan bir başka galaksideki 31092-ct adındaki gezegene gidildiğini haber verdi. Bayağı keyiflenmiştim. Metalik sesin söylediğine göre, uçan daireler, kozmik güçle hareket edermiş. Metalik ses aylarca yolculuk yapıldığı halde uzayın sonunun bulunamadığını söyledi.

Ertesi gün pat diye bir ses duydum ve uçan daire hafifçe sarsıldı. Bunun ne olduğunu sorduğumda metalik ses Samanyolu’ndan bir başka galaksiye geçildiğini, bilgisayarın önceden programlandığı gibi zaman ayarını yapıp, atlamayı gerçekleştirdiğini, zaman ayarının periyodik uzay takvimine göre yapıldığını, zaman ayarını yapmadan, atlamayı gerçekleştirmeden bir galaksiden bir başka galaksiye geçmenin mümkün olmadığını söyledi. Her galaksinin kendine özgü, sadece o galakside geçerli olan zamanı varmış. Daha önceden hazırlanmış olan periyodik uzay takviminde, bulunduğun galaksiyle geçmek istediğin galaksi arasındaki zaman farkı bulunurmuş. Zaman farkı bulunmadan zaman ayarı yapılamazmış. Zaman farkını bulmak için, bulunduğun ve geçmek istediğin galaksilerdeki en yaşlı gezegenler baz alınırmış. En yaşlı gezegenlerin yaşı birbirinden çıkarılınca aradaki fark + - zaman farkı olurmuş. Örneğin bulunduğun galaksinin takvimi 4900 yılını gösteriyor. Periyodik uzay takviminde geçmek istediğin galaksinin durumunun -1200 olduğunu gördün. Bulunduğun galaksinin yaşı olan 4900 yılından -1200 ü çıkarınca, geçmek istediğin galaksinin yaşını 3700 olarak bulursun. Şimdi iş süpersonik zaman göstergecinde zaman ayarını yapmaya kalmıştır. İlgili tuşlara basarak rakamların göstergecin ekranına düşmesi için bir dakika beklenir. Sürenin sonunda zaman ayar düğmesine basarak işlem tamamlanır.

İki galaksiyi birbirinden ayıran, zamanın geçerli olmadığı bölgeye girilir. Burada uçan daire yol aldıkça göstergecin ekranında 4900 yılından 3700 yılına her yarım saniyede bir yıl olarak zamanın gerilemesi izlenir. Ekran 3700 yılına gelindiğini gösterince uçan dairenin hızı limite çıkarılarak geçmek istediğin galaksiye giriş yapılır. Şayet -1200 yerine +1500 olsaydı 4900, 1500 ile toplanırdı. O zamanda göstergecin ekranında zamanın ilerlemesi izlenirdi. Her neyse, galaksiler arası yolculuktan sonra 31092-ct adındaki gezegene yumuşak iniş yaptık. Bu gezegende gördüklerim beni şaşırtmadı, çünkü yolculuk sırasında metalik ses her şeyi anlatmış ve bana pek çok konuda detaylı bilgi vermişti. Orada da insanlar yaşıyor. Ağaçlar var, çiçekler var, kuşlar var, dağlar var, dereler var. İnsanları sevecen, iyi kalpli, hoşgörülü. Sorunlarını tartışarak, kavga ederek değil, karşılıklı anlayışla, hoşgörüyle çözüyorlar. Herkes birbirinin hakkına saygılı, kimse kimseye kötü söz söylemiyor ve son derece nazik insanlar. Bütün çabaları bilimde, teknolojide daha ileri seviyelere ulaşmak. Geçim sorununu önce yardımlaşma daha sonra paylaşma ile çözümlemişler. Birinde çok ötekinde yok değil, ikisinde de var. “

Eşkenar üçgen konuşması bitince ayağa kalktı ve şöyle dedi: “ Patron, ben geri dönüyorum. Uçan daire beni bekliyor. Gel seni de götüreyim. “
“ Boş versene sen ya, ne işim varmış benim uzayda “ dedim. Bunun üzerine eşkenar üçgen keyfin bilir dedi ve vedalaştık. Eşkenar üçgen ayrılırken son olarak elveda dedi el sallayarak. Sanırım onu bir daha hiç göremeyeceğim.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 
KARAGÖZ İLE HACİVAT: AYAKLI KÜTÜPHANE
Karagöz ile Hacivat yolda karşılaşırlar.
Karagöz: "Hacivat, evi taşımışsın? "
Hacivat: " Doğru taşıdım. "
Karagöz: " Nereye taşıdın? "
Hacivat: " Şu kilisenin beş ev yukarısına. "
Karagöz: " Kilis'e mi taşındın? "
Hacivat: " Kilis demedim Karagözüm. Kilise dedim. "
Karagöz: " Kilis'e taşındığına göre Konya'yı görmüşsündür. "
Hacivat: " Konya da nereden çıktı? "
Karagöz: " Kilis'e giderken kervan Konya'dan geçer. "
Hacivat: " Ne Konya'sı, ne kervanı? "
Karagöz: " Mervan dayım Konya'da otururdu. Çocukken gitmiştik. "
Hacivat: " Dayının adı Mervan mıydı? "
Karagöz: " Van daha ileride Acem sınırında. "
Hacivat: " Eee? "
Karagöz: " Orada bir göl varmış. Deniz kadar büyükmüş. "
Hacivat: " Göl deniz kadar büyük olur mu? Deniz gölden büyüktür. "
Karagöz: " Marmara Denizi, Ege Denizi. "
Hacivat: " .... "
Karagöz: " Karadeniz, Akdeniz. "
Hacivat: " Bunları niye sayıyorsun? "
Karagöz: " Saymayı bilirim, bir, iki, üç. "
Hacivat: " Sonra. "
Karagöz: " Üç, iki, bir. "
Hacivat: " Sonrası yok mu? Sen kaça kadar okudun? "
Karagöz: " Üçe kadar. Matematikte birinciydim. "
Hacivat: " Belli, sondan birinci. "
Karagöz: " Okumam da iyidir. "
Hacivat: " Şu dükkanın levhasını oku bakalım. "
Karagöz: " Kem küm. "
Hacivat: " Sonra. "
Karagöz: " Ham hum. "
Hacivat: " Senin neden üçe gidemediğin belli. "
Karagöz: " Üçe gidecektim ama evden göndermediler. "
Hacivat: " Neden? "
Karagöz: " Çok şey öğrenmiştim, beynim dolmuştu. "
Hacivat: " Yapma ya? "
Karagöz: " Bana ayaklı kütüphane diyorlardı. "
Hacivat: " Ayaklı kütüphane ha? "
Karagöz: " Sen de bir şey bilmiyorsun Hacivat? Sen kaça kadar okudun? "
Hacivat: " Beşi bitirdim. "
Karagöz: " Beşi mi? Ben senden çok okumuşum. "
Hacivat: " Vay vay! Üç mü büyük, beş mi? "
Karagöz: " Sen de amma cahilsin be Hacivat. Tabi ki üç büyük. "

Yazan: Serdar Yıldırım
 
SERDAR, AYSBERG'İN YEDİDE BİRİ
Serdar, Kuzey Buz Denizi'nde yüzen buz dağı Aysberg'e sormuş:
" Ey buz dağı, neden senin yedide birin su üstünde görünüyor ama çok daha büyük kısmın suyun altında görünmüyor? "

Aysberg: " Şey, yani o kadarı yeterli bence. Ortam uygun olursa yedide ikiyi, yedide üçü lanse etmekten çekinmem. "

Serdar: " Ya yedide yedi? Tümden deniz üstünde yüzseniz. Her şeyinizle ortaya çıksanız. Ben buyum deseniz. "

Aysberg: " Zamanlama hatası olur. İnsanlar hazır olmadan yüzeye çıkmam onları şaşırtır. Kimseye faydası olmayacak bu davranışı benden bekleme. "

Serdar: " Demek insanlar hazır değil, bunu kabul edelim. Peki, siz hazır mısınız? Böylesine ağır bir yükü taşıyabilecek misiniz? "

Aysberg: " Bundan hiç şüphen olmasın. Uzun yıllar boyunca arasıra yaptığım çıkmalarla bunu kanıtladım. Benim kadar büyük ve görkemli bir buzdağı olmadı ve olamaz. "

Serdar: " Keşke senin şu son söylediklerin benim beyin gücüm için de geçerli olsa. Sence bunu başarabilir miyim? Hayal kurarak şarj ettiğim beynim fikir üreterek sonsuz güce kavuşabilir mi? "

Aysberg: " Hayal aleminde çok kalırsan gerçekler sana yavan gelir. Şimdiye kadar olduğu gibi gerçekleri yani normal günlük yaşantını ön planda tutup , ara sıra hayal kurarak ve kurduğun hayalleri yazarak devam et. "

Serdar: " Söylediklerin kaldığım yerden aynen devam etmem gerektiğini bana gösterdi. Teşekkürler buz dağı. "

Aysberg: " Ben de sana teşekkür ederim. Yolun açık olsun, hayallerin gerçek olsun. "

SON
 
KEDİ
Ormandaki araba galerisi son günlerde yoğun bir ziyaretçi akınına uğruyordu. Tüm orman hayvanları galerideki arabaları görebilmek için birbirleriyle yarış halindeydiler. Rengarenk, gıcır gıcır, son model arabalar ziyaretçilerin gözlerinin içine bakıyor ve beni alın, beni alın diye haykırıyorlardı sanki..Kim istemezdi ki, son model bir arabası olsun, binsin içine, geçsin direksiyon başına, yürütsün arabayı, baksın keyfine, yaşasın hayatını..Fakat, bu o kadar kolay değildi. Geçinilebilecek gibi varsayılan bir aylık kazanç 100 kredi iken, en ucuzu 3.000 kredi olan bu arabalardan bir tane edinebilmek için, tam iki buçuk yıllık birikim gerekirdi, hiç kredi harcamamacasına…

İş bilenin, kılıç kuşananın, kredi kazananındı. Çok kazanan çok harcamalıydı ki, kazandığını fark edebilsin, başkalarına fark ettirebilsin. Genç tüccar Sarman, sağ ve solunda yürüyen iki arkadaşıyla birlikte hışımla galeri kapısından içeri girdi. Girer girmez de zınk diye duruverdi. Sağına, soluna bakındı. Bu ne kalabalıktı böyle?..Şu kalabalığın kaçta kaçı bir araba alabilirdi kendine? Taş çatlasa yarısı desen öteki yarımın ne işi vardı burada? Panayır değildi ki burası, adı üstünde araba galerisi.. Giyinirdin, kuşanırdın, koyardın kredileri ceplerine, gelirdin, seçerdin arabanı, sayardın kredileri, biner arabana, basardın gaza, çeker giderdin.. Seyirlik değildi ki arabalar, alımlıktı. Gidip sorsunlardı bakalım galerinin sahibine, arkadaş, sen bu arabaları seyredilsin diye mi, yoksa alınsın diye mi getirip koydun buraya?.. Bakalım ne diyecekti galerinin sahibi onlara.

İki candan arkadaş Tilki ile Kurt da methini çok duydukları bu araba galerisine gelmişler, son model arabaları seyrediyorlardı. Amaçları eğlence olsun, şöyle bir gezip gideceklerdi. Bir aralık Tilki, arkadaşına: “ Şu lacivert arabayı alsana kendine. Al koy evinin önüne. Herkes, Kurt ne zenginmiş de haberimiz yokmuş desin. “ deyince, Kurt da: “ Al demesi kolay da o kadar krediyi ben nereden bulayım? Baksana fiyatı 30.000 kredi diye yazıyor.Galerinin en pahalı arabası bu lacivert arabaymış. Hem sen bana, şu araba tam sana göre, aman, bu arabayı kaçırma deyip duracağına kendin alsana bir araba.”diye çıkıştı Tilkiye.

Tilki ile Kurt lacivert arabaya imrenerek bakıp konuşmalarını sürdürürken, Sarman da, iki arkadaşıyla galerideki arabaları gözden geçiriyor, fakat hiçbirini beğenmiyordu. Lacivert arabanın önüne geldiklerinde Sarman, şöyle bir göz ucuyla arabanın üzerindeki etikete baktı. Fiyatı: 30.000 kredi. Daha sonra bakışlarını etiketten ayırarak arabayı incelemeye başladı. Rengi lacivert, modeli alışılmamış, görünüşü kusursuz, lastikler kırmızı…Sarman, bayıldı arabaya bayıldı. Kırmızı lastikli araba tam bana göre diye düşündü. Sağında duran arkadaşına: “ Sen hiç şimdiye kadar kırmızı lastikli, lacivert bir arabaya binmiş miydin? “ diye sordu.

Arkadaşı: “ Demek bunu alıyorsun..” dedi. “ Böyle bir arabaya hiç binmemiştim. Bundan sonra bol bol bineceğiz desene. “
Sarman arkadaşının sözlerine gülümsedikten sonra arabanın yanındaki görevlinin yanına gitti. Görevliden arabanın iç donanımı ve çalışma sistemi ile ilgili bilgileri alan Sarman, gerekli evrakları imzalayıp, alım-satım işlemlerini de tamamladıktan sonra, iki arkadaşıyla birlikte galerinin dış kapısı önüne çıkıp arabasının getirilmesini beklemeye başladı. Az sonra araba arka kapıdan çıkarılıp ön kapı önüne getirildi ve yeni sahibine, yani Sarman’ a teslim edildi.

Sarman direksiyona geçtikten iki arkadaşı da arka koltuklara oturduktan sonra, araba öyle bir kalkış kalktı ki, galerinin önünde bu çok pahalı arabayı ve sahibini seyre dalan meraklıların neredeyse kulaklarının zarı patlayacaktı. Efendim, böyle de kalkış olur muydu? Bu gürültü de neyin nesiydi? Ne lüzumu vardı bilmem kaçıncı vitese takıp kalkışın? Bak ne güzel gelmişsin, arabayı almışsın. Bin git işte arabana adam gibi. Seyredenler de bravo desinler, alkış tutsunlar peşinden..Onca gürültünün, ortalığı simsiyah egzoz dumanı ile kirletmenin, güzelim yolları kırmızı lastiklerinle çizdirmenin zararından başka kime ne faydası olacaktı ki? Bu çirkin davranışın açıklamasını, bırak Sarman’ı, çok değişken fikirler üreten, son derece zeki, süper bir beyin yapısına sahip biri bile yapamazdı; kesinlikle açıklaması yoktu.

Tilki ile Kurt da oradaydı. Araba uzaklaştıktan, ortalık tenhalaştıktan sonra, Tilki işi serine vurdu: “ Öyle böyle aldılar arabayı gittiler. Şimdi gönlünden geçeni dilin söylesin. İstemez miydin bu lacivert arabanın sahibinin sen olmasını? Kurulurdun direksiyon başına, hafiften köklerdin gazı, çatlatırdın dostu düşmanı..”

Bunun üzerine Kurt: “ Arabanın benim olmasını isterdim istemesine de, ben hayatta böylesine hızlı gitmezdim. Ağır ağır, göstere göstere sürerdim arabayı. Camı da açardım, püfür püfür esen rüzgar altında. Ooh, gel keyfim gel…” diyerek gevrek gevrek güldü.

SON
 
KIZILDERİLİ MASALI
Evvel zaman içinde küçük bir oğlu olan bir Kızılderili reisi varmış. Bu Kızılderili reisi oğlunu usta bir avcı olarak yetiştirmek istediğinden her gün ormana avlanmaya götürürmüş. Günlerden bir gün ormanda avlanırken, Kızılderili reisin oğlunu maymunlar kaçırmış. Kızılderili reisi daldan dala atlayarak kaçan maymunları uzun süre takip ettikten sonra izlerini kaybetmiş. Daha sonraki birkaç gün oğlunu arama çabalarını sürdüren Kızılderili reisi, umudunu kaybetmiş ve üzgün bir şekilde kabilesine geri dönmüş.

Aradan günler geçmiş. Fakat geçen günler gideni geri getirmediğinden üzüntüsü artan Kızılderili reisi, oğlunu bulmadan rahat olamayacağını anlayarak, en güvendiği adama kabilenin yönetimini bırakmış, oğlunu aramaya çıkmış. Kızılderili reisi yıllarca dağlarda, ormanlarda oğlundan bir iz bulmak umuduyla dolaşmış, durmuş. Oralarda gördüğü avcılara maymunların kaçırdığı oğlunu anlatmış. Oğlunun akıbeti hakkında bir şey bilip bilmediklerini sormuş. Avcılar böyle bir durumdan haberleri olmadıklarını söylemişler. Kızılderili reisi yılmadan, usanmadan arayışlarını sürdürmüş. Dağlarda, ormanlarda yüzlerce kez ölümle burun buruna gelmiş. Pek çok vahşi hayvanla gırtlak gırtlağa gelerek hayatını savunmuş. Yaralarını kendisi tedavi etmiş. Kızılderili reisin akıllara durgunluk veren var olma savaşını ve oğlunu bulmak için gösterdiği sonsuz gayreti sürekli olarak izleyen Manitu, sonunda, onun oğluna kavuşması gerektiği düşüncesinden yola çıkarak yardımcı olmaya karar vermiş.

Bir gün, bir ormanda Kızılderili reisi oğlunu ararken, yerde yatan yaralı bir maymun görmüş. Kızılderili reisi maymuna biraz su içirince, maymun gözlerini açmış ve Manitu’nun izniyle dile gelmiş: “ Reis biliyorum, oğlunu arıyorsun. Merak etme, yakında oğluna kavuşacaksın. Oğlunu maymunlar sultanı kaçırmıştı. Çok yaşlanmıştı. Tahtını bırakacağı bir varisi yoktu. Diğer maymunları ise sultan olabilecek yeterlilikte görmüyordu. Senin oğlunu görünce çok beğendi. İşte maymunların yeni sultanı dedi. Yaşlı sultan birkaç yıl sonra öldü. Senin oğlun maymunların sultanı oldu. Yaşı küçüktü ama çok cesurdu, çok yetenekliydi. Hiçbirimiz onun gözlerine bakmaya cesaret edemiyorduk, ondan korkuyorduk. Bu korku, ona duyulan saygının bir nedeni olsa gerek. Ayrıca çok da adaletliydi. Maymunlar arasındaki ilişkilerde olsun, maymunlarla diğer ormanlılar arasındaki ilişkilerde olsun haksızlık olmasına, hak yenmesine izin vermezdi. Doğruluk onun temel prensibiydi. Bu nedenlerden dolayı ona birer köle gibi itaat ettik. Şimdi on sekiz yaşında ve genç bir insan oldu. Uzun boylu, yakışıklı ve hayli güçlü. Birkaç gündür bu ormanda bulunuyor. Nedenini bilmiyorum. Güneşin battığı yöne doğru git. Onu yerde değil, ağaç dalları arasında ara. Ararken de “ Sultan…Sultan…Maymunların sultanı. Ben geldim, baban geldi “ diye ara sıra bağırırsın. O, senin çağrına uyarak yanına gelir. Benim adım Bonte’dir. Daldan dala atlarken yere düştüm. Sıradan bir maymun sayılırım. Ölümüm fark edilmez bile. Bunlar son sözlerimdir. “
Kızılderili reisi Bonte’yi gömdükten sonra güneşin battığı yöne doğru uzun süre gitmiş. Arada bir de “ Sultan…Sultan…Maymunların sultanı. Ben geldim, baban geldi “ diye bağırmış. Nihayet ağaç dalları arasında genç sultan gözükmüş ve aşağı inerek babasının yanına gelmiş. Baba oğul daha sonra hasretle kucaklaşmışlar.

Aradan birkaç gün geçtikten sonra Kızılderili reisi oğluna; “ Gel oğul, kabilemize dönelim. Ben orada, sen de benim yanımda gereksin. Kabileden güzel bir kız seçer, evlenirsin, bana bir torun verirsin “ deyince oğlu da “ Baba hakkın var, söylediklerin olacak. Fakat hemen seninle dönmemi isteme benden. Nedenini de sorma. Sadece sen kabileye döndükten sonra benim de geleceğimi bil yeter. “
Kızılderili reisi oğlundan ayrıldıktan iki ay sonra kabilesine geri dönmüş. Döner dönmez de kıskıvrak yakalanıp işkence direğine bağlanmış. Gün dönmüş, akşam olmuş. Tamtamlar çalmaya başlamış. Orta yere yakılan ateşin çevresinde Kızılderili savaşçılar toplanmışlar ve reisin gelerek töreni başlatmasını bekliyorlarmış. Az sonra büyük çadırdan reis çıkmış ve tören alanına doğru yürümeye başlamış. İşte tam bu sırada korkunç bir çığlık duyulmuş, çığlığı atanın bir sarmaşığa tutunarak alana indiği ve reisin üstüne atıldığı görülmüş. Maymunların sultanı reisi etkisiz hale getirip ayağa kalktıktan sonra bir ıslık çalarak yüzlerce maymunun alana gelmesini sağlamış.

Ne olup bittiğinin farkına varamayan ve şaşkın bir halde bakınıp duran Kızılderili savaşçıları maymunlar sultanının “ Ben işkence direğinde bağlı olan reisin oğluyum. Birçoğunuz beni hatırlarsınız. Maymunlar beni kaçırmıştı. Sonra ben maymunların sultanı oldum. Burada yüzlerce maymun var, ormanda ise binlerce. Silahlarınızı atın ve teslim olun. Hiçbirinize bir şey olsun istemem. Babam yine reisiniz olacak ve kabilede eskisi gibi her şey çok güzel olacak “ demesi üzerine silahlarını atıp teslim olmuşlar. İşkence direğinde bağlı bulunan babasını kurtaran maymunların sultanı, daha sonra babasının yıllar önce kabileden ayrılırken yönetimi bıraktığı en güvendiği adamı ve birkaç Kızılderili’yi bir çadırda bağlı olarak bulmuş ve kurtarmış.

Maymunların sultanı iki yıl önce kabilesine geri dönerken ormanda çocukluk arkadaşlarından birkaçına rastlamış. Onlardan kendisi kaçırıldıktan sonra babasının onu aramaya çıktığını ve kabilenin yönetimini en güvendiği adama bıraktığını öğrenmiş. Fakat altı ay önce bir komplo ile yönetim değişikliği olduğunu ve şimdiki reisin yönetimi ele geçirdiğini söylemişler. Hiç mi hiç memnun değillermiş yeni reisten. Bunun üzerine maymunların sultanı kabileye gitmekten vazgeçmiş ve babasını aramaya çıkmış. Sonunda babasına kavuşan maymunların sultanı babasını kabileye geri dönmeye ikna ettikten sonra maymunlarıyla birlikte babasını takip etmiş. Babasının hiçbir şeyden haberi olmaması lazımmış, çünkü hazırladığı planında zorba reisin şüphelenmemesi ve onu kabilenin gözü önünde alaşağı etmek varmış. Maymunların sultanı babasına verdiği sözü tutarak kabileden güzel bir kızla evlenmiş. Doğruluk ve adalet ilkelerinden ödün vermeden yaşamını sürdürmüş.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 
DİLENCİ HACİVAT
Hacivat tüccarın biriyle ortak olur. Birlikte mal alıp satmaya başlarlar. İlk zamanlar işler iyi gider, sonradan bozulur. Bir sabah erkenden tüccar çıkagelir ve Hacivat'a iflas ettiklerini, elde avuçta birşey kalmadığını söyler. Hacivat parasız ve çaresiz kalır, evine ekmek götüremez olur. İş arar bulamaz, dilencilik yapmaya başlar:
" Fakire bir sadaka, fakire bir sadaka, " diyerek dolanır durur.
Karagöz Hacivat'ı dilenirken görünce beyninden vurulmuşa döner. Kendini çabucak toparlar ve Hacivat'ın yanına gider.
Karagöz: " Hacivat'ım, bu ne hal böyle? "
Hacivat: " Halim haraptır, Karagözüm. Tüccarın biriyle ortaklık kurdum, koca serveti har vurup harman savurdum. "
Karagöz: " Koca servet mi? Bu işe ne yatırdın sen onu söyle. "
Hacivat: " Bin beş yüz altın. Gitti, gitti, bin beş yüz altınım. "
Karagöz: " Ne?! Senin o kadar altının var mıydı, Hacivat? "
Hacivat: " Olmaz olur mu Karagözüm? Babamdan kalan servet pek çoktu. "
Karagöz: " Hazıra dağlar dayanmaz derler. "
Hacivat: " Dayandı. "
Karagöz: " Mirasyedinin mirası biter derler. "
Hacivat: " Bitmedi. "
Karagöz daha sonra Hacivat'tan tüccarın adını öğrenir. Tüccara giderek, ortak aradığını, evini ve bahçesini ortaya koyarak iş yapmak istediğini söyler ama gelir gider defterini kendisinin tutması gerektiğini bildirir. Tüccar, Hacivat'tan sonra yolunacak kaz olarak gördüğü Karagöz'e elindeki bin beş yüz altını verir.
Karagöz ertesi gün Hacivat'a bin beş yüz altını verir ve bir daha kimseyle ortak olmamasını söyler. Daha ertesi gün Karagöz'ün evine gelen tüccar yanındaki adamı göstererek, evi ve bahçeyi satın almak isteyen bir müşteri buldum, der. Ayrıca ortaklık gereği verdiği altınların bundan sonra kendisinde duracağını söyler. Bunun üzerine Karagöz altınları gece evine giren hırsızın götürdüğünü, ortaklık kalmadığı için, evini ve bahçesini satmaktan vazgeçtiğini söyler. Tüccar durumu kabullenmek istemez. Karagöz sesini yükseltir, tüccara diklenir. Tüccar, Karagöz'ün karşısında tutunamaz. Müşteri kaçar gider. Çaresiz kalan tüccar yol kenarına oturup ava giderken avlandım der ve hüngür hüngür ağlamaya başlar.

SON

BU HİKAYENİN BULUNDUĞU KİTAPLAR:
Hakses Dergisi - Romanya - Yayın Yılı: Mayıs 2015
Trakya Gözlem Gazetesi - Yayın Yılı: 3-6-2016
Manisa Gündem Gazetesi - Yayın Yılı: 28-5-2018

Gazeteler, internetten alıyor. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım okuyucuya güzel eserler sunmaktır.
 
KARAGÖZ İLE HACİVAT: LEYLEK
Mart ayının ortası. Kar yeni kalkmış. Ortalık ayaz, hava buz gibi. Karagöz nicedir işsiz. Kazağını, paltosunu eskiciye satmış. Yarı aç, yarı tok. Üstünde bir fanila, bir mintan. Soğuk havada iş bulmak için gezerken, dişlerinin takırtısı Uludağ'dan duyuluyor. Karagöz tam bu esnada Hacivat'la karşılaşır.
Hacivat: " Merhaba Karagözüm. Nasılsın, iyi misin? "
Karagöz: " İyi değilim Hacivat. Donuyorum. "
Hacivat sağa sola bakınır. Bir evin bacası üstündeki leyleği görür. Parmağıyla leyleği işaret ederek: " Bak Karagözüm, leylekler gelmiş. Artık yaz geliyor. "
Karagöz: " Hacivat, anlamsız konuşma. Hem leylek gelmiş diyorsun, hem kaz geliyor diyorsun. "
Hacivat: " Kaz demedim Karagözüm, yaz geliyor dedim. "
Karagöz: " Kaz yazayım ama ben yazı bilmem ki. Yaz demek kolay. "
Hacivat: " Dediklerimi yanlış anlıyorsun Karagözüm. Bak leylek nasıl da takırdıyor. "

Karagöz çenesini tutar: " Takırtı benden geliyor. Paltom yok da, soğuktan dişlerim takırdıyor. "
Hacivat: " Palton yok mu? Doğru ya, paltonu giymemişsin. Al benim paltomu giy. " der ve paltosunu Karagöz'e verir. Karagöz paltoyu giyer ve dişlerinin takırdaması durur. Bu sefer üşüyen Hacivat'ın dişleri takırdamaya başlar.
Karagöz: " Hacivat, bu leylek yolunu kaybetmiş, kış günü Bursa'ya gelmiş. Şimdi gerçekten takırdamaya başladı. "
Hacivat: " Karagözüm, leylek değil, ben takırdıyorum. O palto senin olsun. Kürkçü Emin'den kendime kürklü palto alacağım. "Karagöz: " Körükçü Cemil'den palto mu çalacaksın? "
Hacivat: " Çalmayacağım, parasıyla kürklü palto alacağım. "
Karagöz: " Hacivat'ım, paltonu geri al, bana kürklü palto satın al. "
Hacivat: " Olmaz Karagözüm, benim eski paltomu sen giy. Ben kendime kürklü palto alacağım. "

Karagöz, kendine alma, bana al dedikçe, Hacivat, sana değil, kendime alacağım der ve birlikte Kürkçü Emin'in dükkanına girerler. Bunlar dükkanda tartışa dursunlar, Kürkçü Emin bir diğer lakabı da tilki Emin: Gençliğinde bir taşla dört kuş vurmuşluğu vardır. Şimdi ise, bir taşla iki kuş vurmanın derdindedir. Sensin der, büyüksün der, zenginsin der ve Hacivat'a iki kürklü palto satar. Paltoların birini Hacivat, diğerini Karagöz giyer.
Hacivat, Karagöz ile birlikte yolda giderken, gördüğü bir fakire eski paltosunu verir. İki arkadaş ilk karşılaştıkları yerden geçerken, leyleğin o evin bacasında olmadığını görürler.
Hacivat: " Bak Karagözüm, leylek yok, gitmiş. "
Karagöz başını kaldırır, etrafına bakınır:
" Başka leylekler mi gelmiş? Hani nerede? "
Hacivat: " Başka leylek falan yok. Tek leylek vardı, o da gitmiş. "
Karagöz: " Ha, şu zamansız gelen leylek. Onun sayesinde kürklü palto sahibi oldum. Şansım açıldı. Bundan sonra beni kimse tutmasın. "

SON

Yazan: Serdar Yıldırım

BU HİKAYENİN BULUNDUĞU KİTAPLAR:
5.Sınıf Türkçe - 2 Kitap - Kıbrıs - Yayın Yılı: 2017 - Sayfa 108
7. Sınıf Sosyal Bilgiler Ders Kitabı - EKOYAY YAYINLARI - 2019
7. Sınıf Sosyal Bilgiler - Kazanım Soru Bankası - Çanta Yayınları - Sayfa: 9
7. Sınıf Sosyal Bilgiler - Soru Bankası - Startfen Yayınları - Yayın Yılı: Haziran 2020
10. Sınıf Türk Dili Ve Edebiyatı - Doğa Koleji Yayınları - Yayın Yılı: 2022 - Sayfa: 152-153
Yayınevleri internetten alıyor. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım okuyucuya güzel eserler sunmaktır.
 
Dünya Klasikleri - Serdar Yıldırım
ZÜRAFA İLE KARINCA
Zürafa ile karınca arkadaş olmuşlar. Zürafaların ses telleri yokmuş, konuşamazlarmış ama bu zürafa konuşuyormuş: " Sen ne diyorsun arkadaş? Dünyada insan nüfusu çok fazla. Yedi milyar kadar var. Orta ölçekli bir şehir nüfusu üç milyon. "
Zürafa konuşmasını bitirince karınca başlamış anlatmaya: " Yedi milyar insan çok az. Dünyadaki karıncaların toplamı sekiz yüz milyardan fazla. Bir şehir üç milyon diyorsun. İçinde benim de yaşadığım orta boy bir karınca yuvası beş metre derinliğinde ve on iki metre eninde sekiz milyon karıncayı barındırıyor. Karıncalar dünyadaki karada yaşayan canlıların toplamından daha çoktur. "

Zürafa: " Biz zürafalar ise, uzun boyluyuz ama sayımız azdır. Dünyadaki zürafaları toplasan yirmi bin etmez. Nedeni az ürememizden. Yavru zürafaların büyümesi yıllar alır. Aslanlardan başka düşmanımız yoktur. Mağaramız, evimiz yoktur. Tabi siz toprak altında yaşadığınız için türlü tehlikelerden uzaksınız. "
Karınca: " Neden? Karıncaların hiç mi düşmanı yok sanıyorsun. Bir karıncayiyen yuvanın başına çöreklense birkaç yüz karınca yemeden gitmez. Uzun, ip gibi dili yapışkanlıdır ve her dilini ağzına çekişte pek çok karınca yakalar. "
Zürafa: " Bak karınca, benim dilim de uzundur. "

Zürafa yanındaki ağacın üst dallarında durmakta olan karıncaya dilini göstermiş. Zürafanın kırk santimetre boyundaki uzun dilini gören karınca hayretler içinde kalmış ve bir an boş bulunarak aşağı düşmüş. Karıncanın düşüşünü çaresizlik içinde seyreden zürafa birkaç adım geri gitmiş. Sağa sola bakınmış. Karınca ağacın alt dallarına, yapraklarına mı takıldı, yoksa yere, çimenlerin arasına mı düştü belli değilmiş. Üstüne basarım, karıncaya bir zarar veririm diye arayamamış. Zürafa daha sonra yürüyüp gitmiş.

Birkaç gün sonra zürafa o ağacın yanından geçiyormuş. Bir ses duyunca başını çevirmiş, aynı karınca, aynı dalın üstünde duruyormuş. Seslenen oymuş.
Karınca: " Zürafa, baksana buraya. Öyle geçip gidiyorsun. İki gündür buradayım. Ben yere düştükten sonra toparlanıp ayağa kalktım. Sen bakındın, beni göremedin, gittin. Ertesi gün bu dala çıktım. Seni bekledim. Her neyse sonunda geldin ya seni çok özlemiştim. "
Zürafa: " Ben de seni çok özledim, karınca. Hayatta olman beni sevindirdi. "
Karınca: " Bak zürafa, konuşmamıza devam ederiz ama bir daha dilini göstermek yok. Tamam mı? "
Bunun üzerine zürafa: " Tamam, karınca kardeş, bir daha dilimi göstermem. " demiş ve gülüşmüşler.

SON

-----------------------------------------------------------

GERGEDAN, FİL, ZÜRAFA VE MAYMUN
Fil, gergedan ve zürafa ile arkadaşmış ama gergedan ile zürafa arkadaş değilmiş. Filin zürafa ile konuştuğunu gören gergedan bunu önemsemezmiş. Zürafa fili gergedanla konuşurken görünce üzülür ve gergedanla arkadaşlığına bir son vermelisin, dermiş.

Oralarda büyük bir yemiş ağacı varmış. Gergedan dallara ulaşamaz ağacın dibine düşen yemişlerle idare edermiş. Fil alt dallarda bulduğu yemişleri koparıp yermiş. Zürafa ise, orta seviyedeki dallardan kopardığı yemişleri yermiş. Esas olgun ve tatlı yemişler üst dallardaymış ama hiçbiri bu yemişlere ulaşamazmış.

Günün birinde bir maymun yemiş ağacına çıkmış ve üst dallardaki yemişleri yemeye başlamış. Maymunu gören gergedan, fil ve zürafa öylece bakakalmışlar. Durumu farkeden maymun, yemişler bana da onlara da yeter deyip, topladığı yemişleri ikram etmiş. Maymunun yardımlaşma ve paylaşma isteğini gören gergedan ile zürafa maymundan utanmışlar. Önce file sonra da birbirlerine sıkıca sarılmışlar. Sonsuza kadar arkadaş kalacaklarına söz verip maymunu dördüncü olarak aralarına almışlar.

SON

-----------------------------------------------------------

ŞARKI SÖYLEYEN AYICIK
Ayıcığın annesini avcılar vurmuş. Yalnız kalan ayıcık ormanda zor günler geçirmeye başlamış. Çok dertliymiş. Derdini şarkı söyleyerek hafifletmeye çalışmış. Şarkılarında annesinin vuruluşunu ve yalnız kalışını anlatmış. Ayıcık şarkı söylerken bülbüller, kanaryalar bile susarmış. Geçen günlerle birlikte orman hayvanlarından pek çok taraftar toplamış. Annesini vuran avcıları taraftarlarına yakalatmış. Onları korsanlardan kalmış demir parmaklıklı bir mağaraya hapsetmiş. Uzun yıllar mağaranın önünde nöbet beklemiş. Annesini geri getiremezmiş ama bu avcılar cezasını çekmeliymiş. Zamanla avcılar ölüp gitmiş. Ayıcık kocaman bir ayıymış artık ve iki yavrusu olmuş. Yavrularını büyütürken, avcıların acımasız olduğunu ve onlardan sakınmak gerektiğini bıkmadan anlatmış.

Bizim ayının sonu annesinin sonu gibi avcıların elinden olmuş. İki yavrusuyla birlikte yaban armudu yemeye gidiyormuş ki, avcılar onu görmüş. Avcıların attığı kurşunlardan kurtulamamış ve son sözleri, yavrularım, ah yavrularım, olmuş. Yavruları yakalayan avcılar, onları ayıcılara satmış. Ayıcılar, yavruları altında ateş yanan kızgın saç üzerinde yürüterek eğitmeye başlamışlar. Onları sopayla döverek boyun eğdirmişler. İki yavru büyüdüklerinde burunlarında birer zincirli demir halka varmış. Zincirin ucu ayıcının elindeymiş. Ayıcı zinciri çektiğinde can acısından bağırırlar ve seyirciler de gülermiş.

SON

-----------------------------------------------------------

YEŞİL AYICIK
Yeşil ayıcık uzaydan gelmiş. Dünya onun bilmediği bir yermiş. Uçan dairesini bir dağın yamaçlarına indirmiş. Bu dağ Uludağ'mış. Uludağ'da gezmiş, dolaşmış. Ağaçları, çiçekleri görmüş. Çimenlere uzanmış, yatmış. Şarkılar söylemiş. Çok mutluymuş. İyi ki, bu gezegene indim, diye düşünmüş. Burası ne güzel yermiş. Havası, suyu ve toprağıyla dört dörtlükmüş.

Yeşil ayıcık daha sonra uçan dairesine binmiş. Bursa semalarında bir süre uçtuktan sonra, Marmara Denizi'ne doğru yönelmiş. Orada gemileri, kayıkları görmüş. Uzaklarda bir plaj varmış. Bu plajda insanlar denize giriyorlarmış. İyice alçalmış, insanlara selam vermiş, el sallamış. İnsanlar da ona selam vermişler, el sallamışlar. Denizin üstüne inecekmiş ki, bip bip sesini duymuş. Annesi arıyormuş. İnmekten vazgeçmiş ve hızla yükselerek geldiği gezegene doğru yola çıkmış.

SON

-----------------------------------------------------------

İPEK BÖCEKLERİ VE CEVDET
İpek böceği dut yaprağı yiyerek büyür, gelişir. Daha sonra kozasını örer ve bu kozadan kelebek olarak çıkar. Onların bu özelliğini bilen on iki yaşındaki Cevdet ipek böceklerinden kendisi için, büyük bir koza örmelerini istedi. Kozanın içinde değişim geçirerek kelebek olacaktı. Yüce dağdaki sarp ve yalçın kayalıklardan kartal yumurtası bulup getirecekti. Kartal yumurtasının üstüne delik açarak, buraya sokup çıkaracağı öğretmen kalemleri öğrencilere 10, 20 yerine 30, 40 verecekti.

Örneğin, matematik dersi sınavında öğrenci soruyu doğru yorumlamış, işlem de doğru ama sonucu yanlış bulmuş. Bu durumda öğretmen öğrencisinin bilgisini ve çabasını gözardı etmeyecek ve 10 puanlık soruya hiç olmazsa 5 puan verecekti. O sorudan 5 puan bu sorudan 3 puan derken, öğrenci 40 alırsa , bir diğer sınavda 50 - 60 alıp o dersten geçme şansını yakalar. Gayrete gelir çalışır. Ama 10 alan öğrenci, nasıl olsa bu dersten geçemem deyip o derse çalışmaz. Bu durum bilgi kaybına neden olur. Cevdet'ten bunları dinleyen ipek böcekleri birkaç saat içinde büyük bir koza ördü.

Cevdet ertesi gün kozadan kelebek olarak çıktı ve yüce dağdan bir kartal yumurtası bulup getirdi. Daha sonra kartal yumurtasına batırdığı tükenmez kalemleri sınıf arkadaşı Ali'ye verdi ve kalemleri öğretmenler gününde okuldaki öğretmenlere armağan etmesini istedi. Kelebek Cevdet eğitimdeki büyük bir sorunu çözmüş olmanın verdiği keyifle bir daha dönmemek üzere gökyüzüne doğru kanat çırparak uçtu, gitti.

SON

-----------------------------------------------------------

SERDAR BEY+ÇİLEK=BÖBREKTE KUM
Serdar Bey akşamüstü kırtasiye dükkanını kapamış, evine dönerken pazardan 1 kg. mis kokulu çilek aldı. Yolda birkaç kere çileklerden yemek istedi fakat etrafta insanlar olduğu için yiyemedi. Akşam yemeğinde çilek yedi sonra yattı, uyudu. Gece yarısı uyandı, sağ ayağı kasılıyordu. Sol tarafındaki böbreği ağrıyordu. Sabahı zor etti ve hastaneye gitti. Doktora gece olanları kısaca anlattı.

Doktor: " Dün akşam çilek yedin mi? " diye sordu. Serdar Bey'in kafasına dank etti. Zalim çilek, diye düşündü. Demek sabaha kadar çektiğim acının sebebi çilekmiş: " Evet yedim, dedi. Ama bir daha yemem. "
Doktor reçete yazdı. Ağrı kesici iğne verdi. İğne, Serdar Bey'in böbrek ağrısını ve sağ ayak kasılmalarını yok etti.

Aradan 12 yıl geçti. Serdar Bey bu sürede çilek yemedi. Çileğin mis kokusuna aldanmadı. Onun üstünde mikroskobik kumların olduğunu hiçbir zaman unutmadı. Sağlığına önem veren herkesten kesinlikle çilekten uzak durmalarını istemeyi ihmal etmedi. Yılda 3-4 defa çilek yemedi diye bir şey kaybetmedi.

SON

-----------------------------------------------------------------------

BATAKLIKTA KURBAĞA ARAYAN LEYLEK
Bataklıkta kurbağa arayan bir leylek varmış. Günlerini kurbağa aramakla geçirir ve yakaladığı kurbağayı yutarmış. Kurbağalar, bakmış olacak gibi değil, gün gelir bu leylek bizi de yutar ve bataklıkta kurbağa bırakmaz diyerek aralarında bir toplantı yapmışlar. Toplantıda bilge kurbağanın fikri öne çıkmış. Bataklığın derinliklerinde yaşayan zehirli kurbağaya rica edilecek ve leylek tarafından yutulması istenecekmiş. Leylek zehirli kurbağayı yutunca hayatı sona erecek ama diğer kurbağalar kurtulacakmış.

Bilge kurbağa ve birkaç kurbağa giderek zehirli kurbağayı bulmuşlar ve olanları anlatmışlar. Eğer bu fedakarlığı yaparsa kurbağaların kendisini hiç unutmayacaklarını ve adını altın harflerle bataklıktaki ağaçlara yazacaklarını söylemişler.

Bunun üzerine zehirli kurbağa: " Dediğinizi yapmazsam yıllar sonra beni kimse hatırlamaz mı? " diye sormuş.
Bilge kurbağa: " Tabi hatırlamaz. Ancak kahramanlar hatırlanır. Dediğimizi yapmazsan unutulur gidersin. "
Zehirli kurbağa: " Ben unutulmak istemiyorum. Kahraman olmak istiyorum. " demiş ve arka ayakları üstünde doğrulup göğsünü şişirmiş ve leyleğin yanına gitmiş. Leylek onu görmüş ve yakalayıp yutmuş. Böylelikle leyleğin de zehirli kurbağanın da hayatı son bulmuş. Bataklıktaki kurbağalar, zehirli kurbağanın adını altın harflerle ağaçlara yazmışlar. Aradan yıllar geçmesine karşın unutmamışlar. Adını hep Kahraman Kurbağa olarak hatırlamışlar.

SON

-----------------------------------------------------------

YAVRU AYI TOMBİK
Ayının biri üçüz yavrulamış. Son doğan yavrunun adı Tombik'miş. Bir ay geçmiş, iki ay geçmiş Tombik'in boyu kardeşlerinin yarısı kadarmış. Anne ayı bakmış Tombik büyümeyecek yavrusunu terk etmiş. Tombik'i ormanda ağlarken gören bir geyik onu sahiplenmiş. Sütüyle beslemiş, annelik yapmış. Geçen yıllarla birlikte Tombik büyümüş, kocaman bir ayı olmuş. Bu arada geyik yaşlanmış ve eskisi gibi hızlı koşamaz olmuş.

Bir gün geyik ayılara yakalanmış. Bu ayılar, Tombik'in annesi ve büyümüş olan iki kardeşiymiş. Geyik bağırmış, Tombik'ten yardım istemiş. Tombik hızla gelerek kendisini besleyip büyütmüş olan geyiği kurtarmış. Bunun üzerine anne ayı yıllar önce terk ettiği yavrusunu tanımış: " Tombik, sen misin yavrum? Ben senin annenim. Bak bunlar kardeşlerin. Geyiği bırak da kendimize ziyafet çekelim. "
Tombik: " Evet, ben Tombik'im. Sen de beni yıllar önce terk eden annemsin. Beni bu geyik buldu. Sütüyle besledi, büyüttü. Bana iyi bakın, onu size yedirmem. "
Anne ayı: " Benim güzel oğlum, ben seni terk etmedim, ormanda kaybettim. Sonra çok aradım ama bulamadım. "
Tombik: " Çok mu aradın? Onun için defol git, gelme peşimizden diyordun. "
Anne ayı: " Tombik, ben senin annenim, seni ben doğurdum. "
Tombik: " Doğru, doğurdun ama beni bu geyik büyüttü. Doğuran mı, büyüten mi dersen, ben büyüten diyorum. "

Anne ayı, Tombik'in geyiği bırakmayacağını anlamış ve iki yavrusuyla oradan uzaklaşmış. Tombik yaşlı geyiği kucağına alarak barınak olarak kullandıkları mağaraya götürmüş.

SON

-----------------------------------------------------------

KARTALLAR ÖRDEK OLMAZ
Ördekler, daireler çizmişler, aralarında oyunlar oynarlarmış. Bu oyunların kendilerine yararı çok, başkalarına zararı yokmuş. Gün gelmiş bir ördek çıkmış, diğer ördekleri bir oyun oynamaya zorlamış. İlk anda taraftar toplamış ama pek çok ördek bir oyun oynamaya razı gelmemiş. Sonra kavga çıkmış. Tek tekçi ördek kararında diretmiş. Zamanla taraftarları çoğalmış. Kavgalarda galip gelen taraf olmuş. Ünü giderek yayılmış. Tek tekçi ördekten sonra pek çok ördek onun tahtına oturmuş ama bunlar tek tekçi ördeğin reklamını yapmışlar, onu övmüşler, göklere çıkarmışlar.

Aradan yüzyıllar geçmiş. Bir gün ördekler bir kartalı yakalamışlar ve boyun eğdirmeye çalışmışlar. Ayaklarına pranga vurmuşlar. Kartal bir oyunun zararını, çok oyunun yararını bıkmadan ördeklere anlatmış, durmuş. Ördekler, kartalın fikirlerini alkışlıyorlarmış ama nedeni bilinmez bir şekilde bir oyun kuralına bağlı kalmışlar. Yıllar sonra ördekler, kartallar ördek olmaz diyerek gitmesi için, onun ayaklarındaki prangaları sökmüşler.

SON

-----------------------------------------------------------

KORKAK ASLAN
Kral aslan çok korkakmış. Çevredeki ormanların kralları elçi göndererek savaş çıkaracaklarını söyleyip altın isterlermiş. Korkak kral da, aman, savaş çıkmasın, barış içinde yaşayalım, deyip istenen altınları gönderirmiş. Yapılan antlaşma bir yıl sürermiş. Süre sonunda bir elçi gelir ve yeniden anlaşmak için altın istermiş. İstenen altının dozu giderek artmış ve beş bin, on bin altını bulmuş. Hazinedeki altınlar giderek azalmış. Kral aslan vezirlerini toplamış ve soruna çözüm aramaya başlamış. Vezirlerin ortak görüşü, sorunu kurnaz tilkinin çözeceği şeklindeymiş. Kurnaz tilki saraya davet edilmiş, olanlar anlatılmış.

Kurnaz tilki: " Sayın kralım, beni baş vezir yaparsanız sorunu kısa zamanda çözerim. " demiş.
Kral aslan: " Yeter ki savaş çıkmasın, altınlar bitmesin de ne istersen yap. Kurnaz tilki şu andan itibaren baş vezirimsin. Tam yetkiyle işe başla. "

Baş vezir tilki saraydan çıkıp gitmiş. Bir kaç saat sonra döndüğünde yanında uzun yeleli bir aslan varmış. Bu aslanı tahta oturtmuş ve gelirken verdiği talimatı aynen uygulamasını istemiş. Elçiler, salona alınmış ve onlar savaş tehdidiyle yüksek miktarda altın istemişler ama dublör aslan hepsine bağırıp çağırmış. Kalabalık bir ordu kurduğunu, savaş istediğini ve eğer canları tatlıysa hemen on biner altın getirmelerini ihtar etmiş: " Yoksa ordumla gelirim ve taş üstünde taş bırakmam. " demiş. Koşar adım salondan çıkan elçiler, birkaç gün sonra on biner altın vererek birer yıllık barış antlaşması imzalamışlar. Olanları gizlice yan odadan izlemekte olan korkak kralın neşesine diyecek yokmuş. Dublörünü yüksek bir maaş karşılığında işe almış ve uzun yıllar onun gölgesinde krallığını sürdürmüş.

SON

-------------------------------------------------------------------

MAVİ YARASA
Çok büyük bir mağarada milyonlarca yarasa yaşıyormuş. Bu yarasalar, gündüzleri mağara tavanına tutunarak uyurlar, hava karardıktan sonra, mağaradan çıkıp yiyecek ararlarmış. Doğada yiyecek bol, meyveler, yemişler, dala konmuş böcekler, havada uçuşan sinekler, kelebekler, arılar. Yarasalar, sabaha karşı, mağaralarına dönerlermiş. Bu böyle günlerce, aylarca, yüzyıllarca devam etmiş.

Yarasalar, fikir üstüne fikir eklemeyi bilmezlermiş. Kendilerine yavruyken öğretilen fikirler varmış ve bunlara göre hareket etmeleri istenirmiş. Şu şöyle olmasa böyle olsa demek yasakmış. Şuradaki iki durum birbiriyle çelişiyor demek yasakmış. Yasaklara uyarlarmış çünkü özgün düşünme yetenekleri varmış ama kullanmamaları öğütlenirmiş. Pek çoğunun bu yetenekleri kullanılmadığı için körelmiş.

Bir genç yarasa varmış ki, bambaşka duygular içindeymiş. Geçmişten gelen, bugünü karartan, geleceği yok etmeye hazırlanan eskimiş fikirlerden hoşlanmıyormuş. Zamanla taş eskiyormuş, neden fikirler eskimesinmiş. Yarasalar, genelde siyah renkli olurlar ama kahverengi, beyaz ve sarı renkli olanlar varmış. Genç yarasa mavi renkliymiş. Mavi yarasa bu özelliğiyle diğer yarasalardan ayrılıyormuş.

Mavi yarasa aylar boyunca düşüncelerini diğer yarasalara anlatmış. Zamanla söyledikleri kabul görmeye başlamış. Mavi yarasa onların gündüzleri de mağaradan çıkmasını istiyormuş.

Bir gün öğleye doğru milyonlarca yarasa mağaradan dışarı çıkmış. Ne demek yarasa sadece gece uçarmış. İşte gündüz de uçuyormuş. Yarasalar, o gün, mavi yarasanın önderliğinde güzel bir gün geçirmişler. Ortalık günlük güneşlik ve aydınlık, karanlıkta bir şey göreceğim diye gözlerini kısmak yokmuş, beynini büzmek yokmuş. Basmakalıp düşüncelerle donanıp mavi yarasayı üzmek yokmuş.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 
Serdar Yıldırım Fabl Hikayeleri
ŞANSSIZ KÖYLÜNÜN ŞANSI
Köylünün birinin hiç şansı yokmuş. Doğuştan şanssızmış. İşleri ters gidermiş. Günlerce uğraşmış, tarlasını kazmış, tohum atmış. Sonbahar yağmurları başlamış ama çevredeki tarlalara yağmur yağmasına karşın, şanssız köylünün tarlasına bir damla yağmur düşmemiş. Köylü çaresiz dereden taşıma suyla tarlasını sulamış.

Mart ayında hava ısınmış, güneş çıkmış, tarlalarda ekinler boy atmaya, sebzeler olgunlaşmaya, ağaçlar çiçek açmaya başlamış. Bu yalancı bahar uzun sürmemiş, aniden yağan dolu tarlaları alt üst etmiş. Tahmin ettiğiniz gibi, şanssız köylünün tarlasına dolu yağmamış, o da bol ürünü, şu yokluk zamanında iyi bir fiyata satarak zengin olmuş.
Şansım yok diye dövünme, şanslıyım diye sevinme. Devran döner ve öyle bir gün gelir ki, şansım yok diyen sevinir, şanslı dövünür.

-----------------------------------------------------------


DOMUZUN AŞKI
Genç bir erkek domuz, genç bir dişi domuza âşık olmuş. Ona aşkını anlatmış ve aşkına karşılık bulmuş. Bir gün genç domuz, bir kutu çamur hediye götürerek dişi domuzu babasından istemeye gitmiş. Dişi domuzun babası bir kutu çamuru az bulmuş ve içinde çamur banyosu yapabileceği kadar geniş bir çamur havuzu istemiş.

Genç domuz, babanın bu isteğini karşılayıp, dişi domuzla evlenmiş. Dört ay sonra on tane yavrusu olan genç evliler, dededen izin alarak, yavrularıyla birlikte çamur havuzunda yuvarlanmışlar. Bu çamur, onların derilerindeki parazitlerden kurtulmalarını sağlarmış. Böylece sağlıklı ve zinde olmuşlar.
Sanma ki anneler ve babalar gençlerin kötülüklerini isterler. Onlar, şunu bunu istedi diye kızılmaz. Böylece bazı şeylerin geri dönüşümü kolaylaşır.

-----------------------------------------------------------


KURDUN TİLKİYE OYUNU HAZIRLADI SONUNU
Kurdun biri tilkinin mağarasını elinden almak için, yalancıktan kavga çıkarmış. Bunun üzerine tilki kurdu dövünce, kurt ağlayarak aslanın huzuruna çıkıp olanları anlatmış ve tilkinin kendisini döverek, mağarasını sahiplendiğini söylemiş. Kurda inanan aslan mağarayı tilkiden alarak kurda vermiş ve tilkiyi ormandan kovmuş.

Tilki bunun altında kalır mı, ona boşuna kurnaz dememişler. Ormanı terk edip giderken, kurdun aslanın tahtında gözü olduğunu etrafa yaymış. Bunu duyan aslan kurdu yakalayıp öldürmüş, mağarayı tilkiye geri vermiş ve tilkiyi yardımcısı yapmış.
Birine tuzak kurmak istiyorsan vazgeç, alelacele kazdığın derin olmayan çukura o basar, çıkar ama sen onun kazdığı derin çukura bastığında bir daha çıkamazsın.

-----------------------------------------------------------


ODUNCUNUN İKİ KIZI
Oduncunun iki kızı varmış. Kızlardan biri zengin ama gönlü fakirle, diğeri fakir ama gönlü zenginle evlenmek istermiş. Sonunda bu kızlar muratlarına ermişler ve istedikleri gibi birer koca bulmuşlar.

Zengin olan katı yürekli ve cimri, fakir olan yufka yürekli ve eli açıkmış. Zenginle evlenen kızın kocası paraya acımış, karısına yıllarca elbise almamış, cebine beş kuruş koymamış. Fakirle evlenen kızın kocası paraya acımamış, her sene bir elbise almış, cebine kuruşları koymuş.
Zenginle evlendim diye sevinme, fakirle evlendim diye yerinme. Bu iş kısmet işi, zengin olsun, fakir olsun, evleneceğin olmalı er kişi.

-----------------------------------------------------------


KEDİLER VE FARELER
İki katlı villanın iyi kalpli ama uykucu bir kedisi varmış. Villanın sahibi olan adam ve karısı sabah erkenden bürolarına gidince bütün gün yan gelip yatarmış.
Bir gün buraya anne fare ile dört yavrusu gelmiş. Salonun köşesine yuvalarını hazırlayıp, mutfaktan yiyecek aşırmaya başlamışlar.

Günler geçip gittikçe fareler burasını çok sevmişler ama kediye bir türlü ısınamamışlar. Kendilerine nazik davranan, yiyeceklerin yerini gösteren kediyi sonunda kovmuşlar. Villa sahibi, bakmış kedi gitmiş, yerine Canavar adında bir kedi satın almış. Canavar, bırak farelerin mutfağa gitmesine, burunlarını yuvadan çıkarmasına izin vermemiş.
Yavrularıyla birlikte aç kalan anne fare bir fırsatını bulup villadan kaçmış ve iyi kalpli ama uykucu kediyi ormandaki bir kulübede bulmuş. Ona durumu anlatmış, af dilemiş ama kedi kesinlikle geri dönmemiş. Daha sonra yavrularını yanına alan anne fare, gözyaşları içinde, villadan ayrılmış. İyi kalpli ama uykucu kediyi ne kadar sevdiğini hep yavrularına anlatmış.

-----------------------------------------------------------


BAL ARISI VIZ VIZ
Bal arısı vız vız uçarken, bir evin duvarına çarpıp, yere düşmüş. Bir süre baygın kaldıktan sonra kendine gelmiş. Sağ tarafında büyük bir acı hissetmiş. Kanadı yerinde yokmuş. Anlamış ki kopmuş. Kanadını arayıp bulmuş ama yerine takamamış. Bu duruma çok üzülmüş. Kopan sağ kanadını sol kanadının altına kıstırmış. Ormana doğru yürümüş. Onu bu halde gören birkaç arı yanına gelmiş. Vız vız, kanadım, demiş; arılar, kanatçı baba, demişler. Kanatçı baba, karşı dağda yaşar. Dağa git, onu bul, kanadını yerine takar.

Vız vız dağa çıkmış, kanatçı babayı bulmuş. Bal arısı kanatçı baba, vız vızın kanadını yerine takmış. Vız vız çok sevinmiş, kanatçı babayı öpmüş. Sevincinden yerinde duramamış, havalara uçmuş.

SON

--------------------------------------------------------------------
--------------------------------------------------------------------


KRAL VE İKİ EJDERHA
Vaktiyle çok yüksek surları olan ve bir kral tarafından yönetilen bir şehir devleti varmış. Halk huzur içinde yaşıyormuş. Günlerden bir gün ormandan gelen iki ejderha şehrin giriş kapısının sağ ve sol yanına oturmuşlar. Kendilerine her gün birer insanın kurban olarak verilmesini yoksa şehri yıkacaklarını söylemişler. Kral, baş vezirin itirazına karşın, ejderhaların isteğini kabul etmiş ve her gün iki insanı ejderhalara vermiş. Sonradan ejderhalar isteklerini giderek arttırarak beşer insana kadar çıkarmışlar. Şehir halkı giderek azalmaya başlamış.

Gece baskınıyla ejderhaları yok edelim, diyerek ilk günden beri kralın başını ağrıtan baş vezir şehirden kaçarak kurtulmuş. Şehirde son kalan insan olan kral ise, ejderhalara yem olmuş.
Sen kral bile olsan önerilere kulak as. Önerilere kulak asmazsan, öneriyi yapan kaçar gider, sen ise, kaçamaz yakalanırsın.

-----------------------------------------------------------


SİMİTÇİ MAYMUN VE YABAN DOMUZU AİLESİ
Bir maymun varmış. Ormanda simit satarmış. İyi kalpliymiş ama fakirmiş. Bir gün bu maymuna kaldırımda yürürken, yolda aşırı hızla giden ve virajı alamayan genç yaban domuzunun kullandığı motosiklet çarpmış.
Çarpmanın şiddetiyle maymunun kafası bir binanın duvarına çarpmış. Çok kan kaybeden maymunu hastaneye kaldırmışlar ve ameliyata almışlar. İki ay komada kalan maymun nihayet kendine gelmiş. Bir ay kadar daha hastanede yatan ve hastane koridorlarında gezmeye başlayan maymun mahkemeye çağrılıp sanık sandalyesine oturtulunca ne yapacağını bilememiş. Motorda hasar bıraktı diye, genç yaban domuzu ve ailesi tarafından mahkemeye verilmiş.

Mahkemede, yaban domuzu ailesinin avukatı, maymunu suçlamış. Maymun, yarası iyileşmediği ve beyninde hasar olması sebebiyle konuşma zorluğu çektiği için, kendini savunamamış.
Hâkim, maymunu suçlu bulmuş. Bunun üzerine maymun, yaban domuzu ailesine, avukata ve hâkime yalvarmış, ağlamış, gözyaşı dökmüş. Sonunda maymunun haline acıyan yaban domuzu ailesi, şikâyetini geri almış ve hâkim de, maymunu serbest bırakmış.

-----------------------------------------------------------


CESUR TAVŞAN
Kral aslan sarayda yapılacak toplantıya bazı hayvanların liderlerini çağırmış. Bunlar kaplanların, tavşanların, kurtların, geyiklerin, ayıların ve domuzların liderleriymiş. Kral aslan toplantının yapılacağı gün nezle olduğu için toplantıya katılamamış ama bir genelge yayınlamış. Bu genelgede katılımcıların aralarından oy birliğiyle bir başkan seçmelerini ve bu başkanın kendisine vekalet etmesini istemiş. Vekilin alacağı kararlar benim kararım sayılır, demiş.

Seçimde tavşanların lideri cesur tavşan oyların büyük çoğunluğunu alarak başkan seçilmiş. Bu tavşan geceyarısı ormanın derinliklerinde yalnız gezecek kadar korkusuzmuş. Onun cesaretine saygı duyan panterler, leoparlar karanlıkta cesur tavşanı görünce saklanıp geçip gitmesini beklerlermiş. Cesur tavşanın ilk işi toplantıya katılanlarla birlikte giderek tahtı ele geçirmek olmuş. Kral aslan bağlanarak zindana atılmış. Cesur tavşan kral olmuş ve uzun yıllar boyunca ordusuyla birlikte diğer ormanlara saldırmış, pek çok can almış.
Kral olmadan önce savaşa karşı olan cesur tavşanın bu derece başkalaşması, değişime uğraması, can alması, cesurken zalim olması yaşanmamış değildir. Prens kral olur, şehzade padişah olur, değişir. Hele hele çobanın hükümdar olup da diğer ülkelere saldırması, taş üstünde taş, gövde üstünde baş bırakmaması açıklanamaz bir faciadır.

-----------------------------------------------------------


KUKLACI
Köy, kasaba, şehir demeden gezip dolaşan ve kukla oynatarak insanları eğlendiren bir kuklacı varmış. Kuklacı oyun bittiğinde şapkasını uzatır, seyircilerden para toplarmış ama para veren az olurmuş. Kukla oynatırken devleşen kuklacının neşeli hali, oyun bitince üzgün bir hal alır, başı önde seyir meydanından ayrılırmış. Az önce onu alkışlayanlar, acıyarak bakarmış.

Bir gün bu kuklacı bir kasabada kukla oynatırken, açlıktan başı dönmüş, gözleri kararmış, düşüp kafasını taşa çarpmış ve oracıkta ölmüş. Olanları oyunun bir parçası sanan seyirciler, kuklacıyı çılgınca alkışlamışlar. Seyretmeye beş yüz kişinin geldiği kuklacının cenazesinde beş kişi varmış.
Yol kenarlarında kukla oynatan, gitar çalan, şarkı söyleyen sokak sanatçıları görürseniz boş geçmeyin, onlara para verin. Sanat parayla satın alınmaz ama aç karnına da sanat yapılmaz, bunu unutmayın.

-----------------------------------------------------------


KURBAĞALAR
Eski zamanlarda bir dere kenarında yüzlerce kurbağa yaşıyormuş. Bu kurbağalar neşeliymiş, güler yüzlüymüş. Savaş nedir bilmez, barış içinde yaşarlarmış. Bir gün bu dere kenarına hayalperest bir kurbağa gelmiş. Nana adındaki bu kurbağa devamlı olarak hayal görürmüş ve gördüğü hayalleri gerçekmiş gibi anlatırmış. Nana kısa zamanda kendine pek çok yandaş bulmuş. Yandaşlarıyla birlikte ayaklanmış ve kendine inanmayanlara karşı savaşıp, onları yenmiş. Böylelikle onlarca kurbağanın canı pahasına hükümdarlığını ilan etmiş. Nana tahta oturur oturmaz kurbağalara neşelenmeyi, güler yüzlü olmayı yasaklamış. Onların üstünde baskı kurmuş, yediklerine, içtiklerine karışır olmuş.

Maşumu adındaki genç bir kurbağa Nana'nın fikirlerini anlamsız bulmuş. Kurbağaların en üstün canlı varlıklar olduğu düşüncesi üstüne yaşam felsefesini kurmuş. Kısa zamanda kendine pek çok yoldaş bulmuş.
Günlerden bir gün Maşumu'nun yoldaşları Nana'nın yandaşlarıyla savaşmışlar ve onları yenmişler. Sonraki yıllarda kurbağalar, özgür düşünce sistemini kurmuşlar, her çeşit konuda fikir ileri sürüp, yorum yapmışlar. Yokmuş öyle, böyle düşün, şöyle düşünme. Kim kimin özgür düşünme yeteneğine pranga vurabilir? Kim kimin yaşantısına karışabilir? Böylelikle kurbağalar mutlu bir şekilde yaşantılarını sürdürmüşler.

SON

Yazan: Serdar Yıldırım
 
Yufka Yürekli Örümcek - Serdar Yıldırım
YUFKA YÜREKLİ ÖRÜMCEK
Terkedilmiş, boş bir evin çatı katındaki tek odada bir örümcek ailesi yaşıyordu. Bu örümcek ailesi, anne örümcek ile üç yavrusundan ibaretti. Anne örümcek ağını camı tamamen kırık pencerenin arkasında bulunan iki dolabın arasına germişti. Gündüzleri güneş ışınları sayesinde dolapların arasındaki gerili ağ dışarıdan belli olmazdı. Pencereden hızla uçarak giren sinekler, kelebekler, arılar…daha ne olduğunu anlayamadan bu örümcek ağına yapışır kalırlardı. Bir anki şaşkınlıktan sonra çırpınmaya, feryat etmeye başlayan kanatlı küçük yaratıklar haliyle ağın şiddetli şekilde titreşimine sebep olurlardı. Dolaplardan birinin açık kalmış çekmecesinin içinde yavrularıyla birlikte oturmakta olan anne örümcek, titreşimleri hemen fark ederdi. Hiç vakit kaybetmeden çekmeceden çıkar, avını görürdü:

“ Hım… Bir sinek. Biraz irice de. Yavrularıma biraz sonra güzel bir ziyafet çekebileceğim “ diye söylenir ve avını yakalamak için harekete geçerdi. Kendisinden belki on - on beş defa büyük olan anne örümceğin üzerine doğru gelmekte olduğunu gören sinek, yakalandığı bu korkunç tuzaktan kurtulmak için var gücüyle çabalamasına karşın başarılı olamazdı. Örümcek ağının bileşiminde çok kuvvetli yapıştırıcı özellik bulunurdu ve sinek gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlasa bile bu onun kurtulmasına yeterli olamazdı. Anne örümcek sineğin kendisine zararı dokunmayacağını bildiği için, ağzından çıkardığı ifrazat sayesinde sineğin kanatlarını, ayaklarını bağlayıp, sarıp sarmaladıktan sonra uzun iki ön dişi ile avını ısırıp zehirleyip öldürürdü. Daha sonra cansız sineği sırtlayıp yavrularının yanına götüren anne örümcek bununla hem kendi beslenir, hem de yavrularını beslerdi. Böylece aradan haftalar geçti. Geçen zamanla birlikte yemek sorunu daha fazla hissedilir oldu. Artık yakalanan avlar yetmemeye başlamıştı. Yavru örümcekler doymadan sofradan kalkıyorlardı. Anne örümcek, bu soruna bir çözüm yolu bulmak için, ne kadar kafa yorduysa da işin içinden çıkamadı.

Bir gece yarısı yavrular uyumuşlar, anne örümcek de uyumak üzereydi ki, çekmecenin içine kadar uzanan ağ sallanmaya başladı. Anne örümcek birden irkildi. Bu münasebetsiz de kimdi böyle? Gecenin bir vakti, şu zifiri karanlıkta başka işi yok muydu da gezmeye çıkmıştı. Gel bir de ağa takıl sonra uğraş kurtulmak için. Bilirler kurtulmanın olanaksız olduğunu yine de çırpınmadan duramazlardı. Can korkusu harekete geçiriyordu bunları. “ Ne zamandır geceleri av yakalanmıyordu ağıma, diye düşündü anne örümcek. Gidip göreyim bakalım, kimmiş bu uykusuz geceler geçiren kanatlı küçük yaratık. “ Anne örümcek bir koşuda dolabın üstüne çıktı, aşağıya baktı. Ağın ortasında bir küçük ışık ileri – geri, sağa – sola sallanıyor, fakat oradan ayrılamıyordu. Anne örümcek bunun bir canlı olduğunu düşündü. Evet, bu bir ateşböceği olmalıydı. Geceleri ateş gibi yanan, ışıyan, kanatlı ve adına ateşböceği denen bir böceğin varlığına dair söylentiler işitmişti işitmesine de şimdiye kadar hiç görmemişti. Örümceklere zararı dokunmaz diye anlatmışlardı ya yine de ne olur, ne olmazdı. Hayatta fazla meraklı olmak bazen üzücü ve hesapta olmayan sonuçlar doğurabilirdi. Adı üstünde ateşböceği yani ateş saçan böcek. Yanına giderse belki üstüne ateş atardı bu böcek, yakardı belki. En iyisi gidip uyumaktı. Sabah olunca gider yakından bakardı nasıl olsa kimin nesidir, kimin fesidir diye. Anne örümcek dolabın çekmecesine girdi. Dışarıdaki ağ ile çekmecenin içindeki ağın irtibatını sağlayan ince bağları birbirinden ayırdı. Ateşböceğinin çırpınmaları kendisini ve yavrularını rahatsız etmeyecekti.

Sabah olunca anne örümcek uyandı, ortalık aydınlanmıştı. Yavruları hala uyuyordu. Ateşböceği aklına geldi. Çekmeceden dışarı süzülüp, dolabın üstüne çıktı. Aşağı baktığında gördüğü manzara karşısında gözlerine inanamadı. Ağın ortasında bir böcek, onun etrafında iki sinek, bir sivrisinek ve bir de arı. Ortadaki böcek ateşböceği olmalıydı. Sessizce duruyordu, ışık falan da saçmıyordu. İşte, bu çok iyiydi. Ondan bir zarar gelmezdi. İki sinekle bir sivrisineği yavrularına yakalattırmalıydı. Onlar da bu işin inceliklerini öğrenmeliydi. Ağın alt tarafında bir arı…ama ne arı…kocaman bir şey, üstelik iğnesi var. Durumun kötü tarafı tek kanadı ağa yapışmıştı, öteki kanadı serbestti, ayakları serbestti. Kanadını hızla çırptıkça, kurtulmak için çabaladıkça ağın zangır zangır sallanmasına neden oluyordu. Onu yakalamanın çok zor olacağını düşündü, anne örümcek. O olmasaydı olurdu ama böyle semiz bir avı kaçırmak istemezdi. Anne örümcek gidip yavrularını uyandırdı. Gördüklerini anlatıp bir plan dâhilinde yapacaklarını açıkladı. Yavrularından ikisi istekli olurken, birisi, “ Anne, bu sabah başım çok ağrıyor, ben gelmesem olmaz mı? “ dedi. Anne örümcek buna itiraz etmedi.

Anne örümcek ile iki yavrusu ağın üzerinde görünür görünmez ağa yapışıp kalmış, kurtulmak için çabalayan kanatlı küçük yaratıklar gayretlerini üç-dört katına çıkardılar. Önce anne örümcek ağ ipleriyle ateşböceğini sıkıca bağladıktan sonra götürüp çekmecenin bir köşesine bıraktı. Tekrar ağın üstüne geldi. Yavrularına, “ Sağdaki sinek senin, soldaki de senin. Haydi bakalım, marş marş ! “ diye emir verdi. İki yavru, annelerinin verdiği komutla birlikte avlarının üstüne atıldılar. Kısa süren bir boğuşmadan sonra, onları ağ ipleriyle sıkıca bağladılar. Uzun iki ön dişleri ile ısırıp zehirleyip öldürdükten sonra avlarını çekmeceye bıraktılar ve geri döndüler. Anne örümcek avcılık görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getiren yavrularını kutladı. Hemen sonra anne örümcek sivrisineğin üstüne yürüdü. Anne örümceğin kendisine doğru hızla yaklaşmakta olduğunu gören sivrisinek, karşı koymaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Bir dakika sonra onun cansız vücudu anne örümcek tarafından çekmeceye getirilip bırakıldı.

Anne örümcek tekrar ağın üzerine döndü. Şimdi bütün iş arıyı yakalamaya kalmıştı. Kesinlikle onun yanına fazla sokulmamalı ve iğnesinden mümkün olduğunca uzak durmalıydı. Yavrularına bir kenarda beklemelerini ve bu mücadeleye karışmamalarını söyledi. Ağır ve temkinli adımlarla arıya doğru yaklaşmaya başladı. Arı ise, örümcekleri ağın üzerinde gördüğü andan itibaren kurtulma çabalarını yavaşlatmış, kuvvetini toplamaya çalışmıştı. Postunu pahalıya satmaya kararlıydı. Tek kanadını devamlı çırpması, ayaklarının ağa yapışmasını önlüyordu. Anne örümcek aradaki mesafeyi yeterli bulunca ağzıyla arının üstüne ağ ipi fırlatmaya başladı. Arı, çevikliği sayesinde bunları kolaylıkla savuşturmayı başarıyordu. Fakat bu böyle devam edemezdi. Ağ ipleri örümcek ağı ile kendi gövdesi arasındaki boşluğu süratle dolduruyordu. Bulunduğu yerdeki taban seviyesi giderek yükseliyordu. Arı, ağ iplerini kolaylıkla savuşturmasının sebebini anladı. Hedef kendisi değildi ve örümcek bunu çok akıllıca düşünülmüş bir plan dâhilinde gerçekleştiriyordu. Baskın her zaman basanın değildi. Arı artık kurtulmanın imkânsızlaştığını düşündü. Şimdiye kadar kim bilir kaç günahsızın canını almış olan bu katil ölmeliydi.

Örümceğin son olarak fırlattığı ağ ipini ayaklarıyla yakaladı ve tüm kuvvetiyle geriye doğru çekti. Gerili durumdaki ağ ipinin diğer ucu ağzından çıkmakta olan anne örümcek ayaklarının yerden kesildiğini hissetti ve arıya çarparak sırtüstü ağın üstüne düştü. Arı aynı anda anne örümceğin üstüne atıldı ve aralarında müthiş bir ölüm-kalım mücadelesi başladı. Bu sırada arının ağa yapışmış olan kanadı koptu. Serbest kalan arı bütün kuvvetiyle anne örümceğin üzerine abanmaya ve sağlam olan kanadıyla anne örümceğin kafasını geriye doğru bastırmaya başladı. Böylelikle anne örümceğin zehirli dişlerinden korunmuş oluyordu. Arı sipsivri iğnesini çıkartarak gücü gitgide tükenmekte olan anne örümceğe doğru yaklaştırmaya başladı. Anne örümcek, çaresiz, arının iğnesini batırmasını beklerken, ölümün soğuk nefesini hissetti. Bu zor durumdan kurtulmasının olanak dışı olduğunu biliyordu. Kaderine boyun eğdi ve gözlerini kapattı.

Anne örümcek birdenbire rahatladığını fark etti. Sanki üstünden büyük bir yük kalkmıştı. Ayaklarını kıpırdattı. Ayaklarını rahatça hareket ettirebilmesi, onu çok şaşırttı. Hayret, arı artık üstünde değildi, ya o zaman neredeydi? Gözlerini açtı. Kulakları uğulduyordu. Sırtüstü yattığı yerden doğrulurken, sol tarafında gördükleri karşısında hayretler içinde kalarak bir an için aklını kaçırdığını sandı. Olamazdı, hayır olamazdı. Arı, yavrularına saldırıyordu.”Dur arı, bırak yavrularımı, onlar daha küçücükler. Olmaz, bırak, elleme onları “ diye bağırmak istedi, fakat sesi çıkmıyordu. Arının üstüne atılmak istedi. Boşuna, her şey boşunaydı. Daha ilk adımını atarken, yüzükoyun yere yığılıverdi.

Şimdi anne örümcek yattığı yerden iki yavrusuyla arının yaptıkları müthiş mücadeleyi seyretmeye başladı. Aradan biraz zaman geçince yavrularının hiç de tehlikede olmadıklarını aksine arıyı yenebileceklerini anlayınca rahatladı. İnanamıyordu, şu ikisi onun küçücük yavruları To ile Tu muydular? Şu gördüklerini başkası anlatsaydı mümkünü yok inanmazdı, beni kandırıyorsun derdi, anlatanı yalancılıkla suçlardı. To ile Tu büyümüşler, kocaman birer örümcek olmuşlar da haberim yokmuş, dedi kendi kendine. To ile Tu’nun yüzleri nasıl korkunç bir hal almıştı, gaddarca saldırıyorlardı arının üstüne. İmkanı yok arı bunların elinden kurtulamazdı, bu vahşilerin elinden. Anne örümcek arının parça parça edilişini seyrederken, içinin ürperdiğini hissetti. Acımıştı arıya. Sanki biraz önce arının canına kastetmek isteyen kendisi değilmiş gibi. Anne örümcek gözlerini kapadı, artık bakmak istemiyordu. Hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Dipsiz bir kuyuya yuvarlanıyor gibi oluyordu. Az sonra kendinden geçti, bayılmıştı.

Anne örümcek saatler sonra kendine geldi. Yavruları başında bekliyordu. Sağını, solunu yokladı. Kırık-çıkık yoktu. Sadece karnı ağrıyordu. Acıktığını anladı. Karnını doyurduktan sonra kuvveti yerine gelmeye başladı. Birden ateşböceği aklına geldi. Etrafına bakındı, onu göremedi. Yavrularına ateşböceğinin nerede olduğunu sordu.

To: “ Aman anne, bırak şu gevezeyi. Saatlerce başımızın etini yedi. Çenesi hiç durmadı. Bazen yalvarıyor, ben bir garibanım, yoktur kimseye zararım, bırakın evime gideyim, diye; bazen de bağırıp çağırıyor, çabuk çözün beni, alırım hepinizi ayağımın altına, dağıtırım burayı, diyerek tehdit ettiği bile oluyor. Ben de kızdım, ağın arka tarafında rahatça hareket edebileceği kadar bir yer ördüm ağ ipleriyle ona. Şimdi orada sessizce oturuyor. Nasıl olsa ona ağın arkasında bir yer hazırlayacaktık, öyle değil mi anneciğim? “

Anne örümcek To’nun söyledikleri karşısında gülümsemekten kendini alamadı: “ Öyle yavrum, aynen ben de öyle düşünmüştüm. Ateşböceği geceleri ışık saçtığı için, o ışığa aldanıp gelen birçok kanatlı küçük yaratık tuzağa düşüp ağımıza yakalanacaktır. Böylelikle yemek sorunumuz halledilmiş olacak. “

Aradan iki ay geçti. Bu zaman zarfında, önce To, birkaç gün sonra Tu, annelerinden izin alarak kendi hayatlarını yaşamak üzere yuvadan ayrıldılar. Ayrı yerlerde ağlarını gerip yaşantılarına bir başlarına yön vereceklerdi. Anne örümceğin yanında kalan son yavrusunun adı Ta idi. Anne örümcek, Ta’nın diğer kardeşlerine benzemediğini ve örümcek nesliyle yakından uzaktan hiçbir bağlantısının olmadığını fark etmekte gecikmedi. Ta’nın sadece dış görünüşü örümceğe benziyordu. Oysa örümceği örümcek yapan acıma duygusunun yokluğuydu. Örümcek dediğin ağını uygun bir yere gerer, avını beklerdi. Artık ne denk gelirse bir sinek, bir böcek, bir kelebek…kısmetine düşen yiyeceğin olurdu. Ne yapsınlardı yani örümcekler hiç av yakalamayıp aç mı kalsalardı? Açlıktan kırılsalar mıydı? Ölseler miydi?

Anne örümcek çok üstelemesine karşın, Ta’ya ağa yapışıp kalmış hiçbir avı yakalatmayı başaramadı. Ne zaman Ta’yı görevlendirse Ta mutlaka bir bahane bulup yan çiziyordu. Ya ayakları ağrıyor, ya çok yorgun oluyor, ya da gözleri kararıyor, başı dönüyordu. Sonunda şöyle bir olay bardağı taşıran son damla oldu: Bir gün ağa yapışan bir sineği yakalamasını istedi, anne örümcek. Ta, yakalamasına yakalardım ama canım yakalamak istemiyor nedense, dedi. Bunun üzerine anne örümcek, Ta’yı karşısına alıp daha önce defalarca yaptığı gibi nasihat etmeye başladı:

“ Bak yavrum. Kardeşlerin aramızdan ayrılalı dört ay oldu. Onlar, istedikleri gibi hayatlarını yaşayacaklar. Seninde av yakalama işini öğrenip kendi düzenini kurma zamanın geldi. Aç yaşanmaz. Avlanıp karnını doyurmayı öğrenmelisin. Ben her zaman başında bulunamam. Sözümü dinlersen zararlı çıkmazsın. Hemen şimdi dışarı çıkıp şu sineği buraya getirmeni istiyorum. “

Ta, boynunu büktü: “ Ne yapayım, elimde değil. Doğuştan belki de bilemiyorum, içimden hiç gidip o sineği yakalayasım gelmiyor. O sineği öldüremem ben. Başkalarına zarar vermek düşüncesi anlamsız geliyor bana. Onun da canı var, yazık…Keşke bıraksaydık da uçup gitseydi. “

“ Tamam bırakalım. O zaman aç kalırız. “
“ İçeride sabahleyin yakaladıkların belki iki gün bize yeter. “
“ Sana kalsaydı onları da bırakırdın sabahleyin. Çok konuştuk, haydi dışarıya “ diyen anne örümcek, Ta’yı sürükleyerek ağın üstüne çıkardı ve sineğin yanına getirdi:
“ Sana bir dakika süre. Eğer bu süre içinde şu sineği yakalamazsan çekip gideceğim ve bir daha da beni göremeyeceksin. İşte bu kadar “ diyerek son sözünü söyledi. Ta, ne yapacağını bilmez bir halde etrafına bakınırken süre dolunca anne örümcek hızlı adımlarla yuvasını ve yuvanın bulunduğu binayı terk edip gitti. Ta, üzgün bir halde olduğu yere oturdu ve yanındaki sineğe dönerek:
“ Ya durum böyle, sinek kardeş. Benim iyiliksever, hoşgörülü, cana yakın düşüncelerim en yakınlarıma bile ters geliyor. Nedense onlar beni bir türlü olduğum gibi kabullenmek istemiyorlar. Meseleye onların açısından bakarsan yerden göğe kadar haklılar. Haklı olduklarını ispat etmek için en küçük bir çaba içine girmezler. Bu böyle olacak derler. Derler demesin de o dediklerinin yanlış olabileceğini bir an için bile olsa kabul etmek istemezler. Ben de ne zaman fikrimi söylemek isteyip konuşmak istesem lafı ağzıma tıkarlar. Konuşturmazlar bile. Sanki sadece siyah ve beyaz renkler var dünyada. Mavi, sarı, yeşil, kırmızı gibi birçok renk hiç yok. Annemin benim sözlerimi, fikirlerimi önemsemeyip çekip gideceğine, biraz anlayış gösterip meseleye daha ılımlı bir ortak çözüm bulunabilirdi diyorum “ dedikten sonra sineğin bir şeyler söylemesini bekledi. Fakat sinek, Ta sözlerini bitirince bakışlarını ondan kaçırarak göz göze gelmemeye çalıştı. Belli Ta’nın anlattıkları sineğin korkusunu hafifletmeye yetmemişti. Bu durumu fark eden Ta’nın içi sızladı, kahroldu. İki damla gözyaşı göz pınarlarından çıkıp yanaklarına doğru süzüldü. Biraz sonra Ta’nın serbest bıraktığı sinek sevinç içinde kanatlarını çırparak uçup giderken, “ Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim “ diye bağırdı. Böylelikle, hiçbir örümcek avının kaçıp gitmesine göz yummaz, özdeyişi geçerliğini kaybediyordu.

Ertesi sabah Ta erken saatlerde uyandı. Ortalık aydınlanmıştı. Çekmeceden dışarı çıkıp ağın üzerine gelmesiyle gerisin geriye dönüp çekmeceye girmesi bir oldu. Kaç tane olduğunu tam olarak anlayamamıştı ya, belki üç, belki dört tane av yakalanmıştı ağa. Ne yapacaktı şimdi? Bunlardan nasıl kurtulacaktı? Gidip konuşmaya kalksa, “ Kardeşler, sakın benden korkmayın. Sizleri kurtarmaya geliyorum. Az sonra hepiniz özgür olacaksınız. Benim isteğim dışında ağa yakalandınız. Üzüntüm sonsuz. Affedin beni, sizlerden özür diliyorum “ diyerek, kesinlikle dünkü sinek gibi bunlar da karşısında korkudan titreyeceklerdi. Başka bir çözüm yolu bulmalıydı ya, nasıl? Konu üzerinde fikir yürütmeye başladı:

“ Avların ağa gece karanlığında yakalandıkları belli. Neden yakalandılar ağa? Ateşböceğinin ışığına kanıp geldiler ve yakalandılar. Ateşböceği olmasaydı şu an ağın üzerinde büyük bir ihtimalle bir tane bile canlı bulunmayacaktı. O zaman benim başıma bu derdi saran ateşböceğidir. Ateşböceği bu derdimin nedeni olduğuna göre, benim bu dertten kurtulmam için, bana yardım etmek zorundadır. Ne yaparım ben şimdi: Dün annem giderken ateşböceği uyuyordu, onun için hiçbir şeyden haberi yok. Sessizce ateşböceğinin yanına giderim. Dün olanlardan başlayarak her şeyi olduğu gibi anlatırım. Sineği bıraktığım gibi, onları da bırakacağımı söylemesini isterim.

Ateşböceğinin onlarla, onların beni görmeden önce konuşması, benim onları serbest bırakırken, onların benden korkmamasını sağlayacaktır. Hem akşam olmadan ateşböceğini de serbest bırakayım. Annem her gün aşağı iner, ormandan ateşböceğinin beslenmesi için çiçektozu toplardı. Benim burada ona ihtiyacım olmadığına göre, onu boşu boşuna beslemem de gerekmez. Zaten iki aydır ağın arkasında, küçücük bir yerde, özgürlüğü kısıtlanmış vaziyette oturup duruyor. Varsın gitsin yoluna, yaşasın hayatını. “

Her şey Ta’nın düşündüğü gibi oldu. O gün akşamüstü hava kararırken ortada ne örümcek ağı vardı, ne ateşböceği vardı, ne sinek, ne sivrisinek, ne arı, ne kelebek, ne feryatlar, ne yalvarmalar, ne can almalar… hiçbiri yoktu artık. Yarın, başka bir gün olacaktı. Yarın, geçmişine ait ateşböceğinin giderken söylediği son cümleden başka bir şey hatırlamamaya kararlıydı. Ne demişti ateşböceği ona son olarak “ Sağlıcakla kal, yufka yürekli örümcek “ İşte bu çok güzeldi. Çok hoşuna gitmişti Ta’nın.


Günler günleri kovaladı. Aradan kırk gün geçti. Ta, annesinin gitmeden önce çekmeceye bırakmış olduğu yiyeceklerle on gün idare ettikten sonra tam otuz gündür hiçbir şey yemeden bekliyordu. Neyi beklediğini kendisi de bilmiyordu. Bu bekleyiş bir ümit bekleyişi değil, umutsuz bir bekleyişti. Umutsuzluğun bir bekleyişiydi. Artık hareket kabiliyetini kaybetmişti. Çekmecede öylece yatıyordu. Bakışları durgunlaşmış, düşünceleri donuklaşmış, yattığı yerde kalakalmıştı. Gittikçe daha çoğalan uyku hali, belirlenemeyen bir belirsizlik içinde geceleri, gündüzleri ve hayatı, yaşamı siliyordu. Belli ki, sonsuz uyku denen şey yanı başındaydı.

Anne örümcek, Ta’yı tek başına bırakıp yuvasını terk ettikten sonra günlerini diğer iki yavrusu To ile Tu’nun yanında geçirip geri döndü. Kim bilir Ta şimdi ne yapıyordu? Herhalde kendi düzenini kurmuş, hayata sıkı sıkıya sarılmış olmalıydı. Hayat dediğin de neydi ki: Bir örümcek için, hayatını yaşamaktan daha kolay ne olabilirdi ki? Uygun bir yere ağını gerer, avını bekler, av ağa yakalanınca avı tutar, karnını doyururdun. İşte hayat bir örümcek için bu kadar basitti. Anne örümcek evin dış duvarını tırmanıp pencere kenarına çıktı. İçeri doğru baktı. O da ne? İki dolap arasında gerili bulunan ağ şimdi yerinde yoktu. Anne örümcek sarsıldığını hissetti. Burada neler olmuştu? Peki, Ta neredeydi? Hızlı adımlarla aşağı inerek dolaplardan birine tırmanmaya başladı. Bir taraftan da “ Ta…Nerdesin! Ta bak annen geldi. Ta…Ta…” diye bağırıyordu. Anne örümcek korkunç bir telaş içinde çekmeceden içeri girdi ve Ta’yı bir köşede boylu boyunca yatarken görünce derin üzüntülerle kahroldu. Kimselere zararı dokunmayan yavrusu akıl almaz şekilde zayıflamıştı ve hiç hareket etmiyordu. Anne örümcek bir anlık duraklamadan sonra “ Ta…Ta…” diye bağırarak Ta’nın yanına koştu ve yere diz çöktükten sonra Ta’yı kucakladı:

“ Ta yavrum, bak ben geldim. Ta annen geldi. Gözlerini aç, bir şeyler söyle, yalvarırım Ta “ diye konuşurken, bir taraftan da ağlıyordu. “ Ah Ta, ben ne büyük bir hata işledim de seni tek başına bırakıp gittim. Bilemezdim böyle olacağını, bilemezdim başkalarının canını kendi canından üstün sayacağını. Böylesi duyulmuş, görülmüş değil. Sen her zaman farklıydın, fakat ben değişirsin sandım, yanıldım. Hata ettim. Suçluyum. Bunu kabul ediyorum. Yeter ki sen gözlerini aç, bir şeyler söyle. Beni affet. “

Annesinin kucağına alması, bağırarak konuşması ve ağlaması Ta’yı biraz kendine getirdi:
“ Anne..Demek geldin..Ta, işte gördüğün gibi..anne..hem biliyor musun?..Ateşböceği giderken..bana yufka yürekli örümcek dedi..Sen gittikten beri..bilmem kaç gündür..hep düşünüyorum..Doğrusu, bu değil gibime geliyor.. ateşböceği.. yufka yürekli Ta.. deseydi.. daha iyi olurdu bence..Sen ne dersin, anne? “

Ta’nın konuşması, yaşadığını belli etmesi anne örümceğin üzüntüsünü biraz hafifletti. Sakin bir sesle: “ Ne diyebilirim ki, Ta “ dedi. “ Bahsettiğin konu çok ince bir konu. Eğer herhangi biri diğerinden daha iyi fikirler ileri sürülüp savunulabilirse üstünlük elde eder. İkisine birden iyi fikirler ileri sürüldüğünü düşünsen bu durumda iki fikir de geçerli olur. Ta bana bunu sormaktaki maksadını anladım. Değişip değişmediğimi bilmek istiyorsun. Artık değiştim. Senin düşüncelerine önem verip istediğin her konuda seninle fikir tartışmasına girmeye hazırım. Neyse bırakalım şimdi bunları düşünmeyi. Öncelikle senin yemek yiyip kendini toparlaman lazım. Sana çok tatlı ve çok seveceğin yiyecekler getirdim. Bu kutuda hepsi. Bir daha birbirimizden hiç ayrılmayacağız. Söz veriyorum, Ta. “

Annesinin sözleri Ta’yı sevindirdi: “ Anne, gelmekle çok iyi ettin..Bir daha hiç ayrılmayalım..Olur mu anne?..” diyerek onun boynuna sarılırken, gelecek günleri düşünüyor ve gülümsemeye çalışıyordu.

SON
 
HOROZ KAHRAMAN İLE VAHŞİ KEDİLER
Anne tavuk akşamüstü civcivlerini topluyordu: " Gelin bakalım, gelin, civcivlerim benim. Koşun yanıma, gelin, toplanın şöyle. Aaa... Ama siz dört tanesiniz, beş tane olmanız lazımdı. Biriniz eksik. Kardeşiniz nerede, gören olmadı mı? "
" Ben görmedim. "
" Ben görmedim. "
" Ben de görmedim. "
" Ben gördüm. "
" Sen gördün mü? Nerede gördün, çabuk söyle? "
" Bir saat kadar önceydi. Kardeşim ilerideki şu ağacın altında eşiniyordu. Sonra yanına bir kedi geldi. Kediyle kardeşim bir süre konuştular. Daha sonra kedi, kardeşimi sırtına bindirip götürdü. "
" Vah, vah!..Yazık oldu. Gitti kardeşiniz, gitti yavrum"

Civcivlerden biri sordu: "Gitti mi? Kardeşim nereye gitti? "
" Ah yavrum, kardeşiniz artık dönmeyecek"
" Neden? "
" Çünkü kedi onu yer. "
" Yer mi? "
" Evet, yer. "
" Peki, ama niçin yesin? "
" Karnını doyurmak için. Kardeşiniz kediye göre taze bir av. "
" Kardeşim kurtarılamaz mı? "
" Belki. Tabi kedi kardeşini yemediyse. "
" Yememiş olamaz mı? Bakarsın kedinin pençesinden kurtulmuştur. Kaçmıştır. Şimdi sokaklarda tek başına dolaşıyordur. Yardım bekliyordur. "
" Çabuk civcivlerim gidiyoruz. "
" Nereye? "
" Kardeşini aramaya. "

Civciv, yememiş olamaz mı, demişti. Zaten kedi civcivi yemek için değil, bir düşüncesini gerçekleştirmek için götürmüştü. Kedi düşüncesini açıklamış ve civcive gelir misin demişti. Civciv korkusuzdu. Gelirim demişti. Kedinin düşüncesi neydi?

Bir civciv kediler arasında yaşar ve onlarla arkadaş olursa kedilerin civcivlere karşı olan düşmanlığı ortadan kalkar ve hiçbir kedi civciv yemez. Bu civciv öylesine güçlü bir iradeye sahip olmalıydı ki, pek çok kedinin diş bilemesine, üstüne gelmesine, hakaretlerine aldırmamalıydı. Ölümden korkmamalıydı. Bin kedi üstüne gelse, geri değil, ileri gitmeliydi. Kedi aylar süren araştırmadan sonra işte bu civcivi seçmişti. Seçim nasıl olmuştu: Kedi şehirde mahalleleri, sokakları gezmiş; tarlaları, bahçeleri didik didik aramış, fakat korkmayan bir civcive rastlayamamıştı. Kuyruğunu gösterdiği civciv kaçıyordu. Artık umudunu kesmişti. Bütün civcivler korkakmış diyordu.

Bir gün evin birinin bahçesine girmişti. Ağacın yanı gölgelikti. Kıvrılıp yattı. Tam uyumak üzereydi ki, bir tavuk sesiyle irkildi. Tavuk; Kahraman diye sesleniyordu. Kahraman, buraya gel. Kedi kafasını uzatıp baktı. Tavuğun Kahraman dediği bir lokmacık civcivdi. Kedi gülümsedi. Hey gidi yalan dünya, diyerek sağ ön ayağını soluna doğru savurdu. Tavuk başka ad bulamamıştı da yavrusuna Kahraman adını koymuştu. Her yanı Kahraman olsa ne yazardı. En iyisi uyumak ve bu olayı unutmaktı.

Kedi uyudu ama ne kadar uyuduğunu hatırlamıyordu. Uyandığında gözleri kapalıydı. Tam olarak kendine gelmemişti. Hemen yanında çıtırtı, tıkırtı duydu. Önce bir gözünü sonra diğer gözünü açtı. Hayret!.. Burnunun dibinde bir civciv eşiniyordu. Gözlerine inanamadı. Kediliği tuttu, bu civcivi yemek istedi. Hızla dört ayağı üstünde doğrulup, sırtını kamburlaştırdı. Ustura gibi keskin dişlerini gösterip, tıslayacak ve civcivi tutacaktı. Kedi dişlerini gösterdi fakat tıslayamadı. Sadece yutkunabildi. Civcivin gözleri şimşek parçasıydı: " Ne o, rahatın mı bozuldu? Diye sordu civciv. "

Kedi hırslıydı: Civcivin sorduğu soruyu duymamış gibi davrandı: " Ben civciv yemeye bayılırım. Pek severim civciv etini " diyerek dişlerini gıcırdattı. An meselesiydi civcivin üstüne atılması.
" Dikkat et, ben diğer civcivlere benzemem. Bayılırsan ayılamazsın. Hem beni yemen için, tutman gerek. Haydi, tutsana beni. "
Kedi, yan dönerek savaş pozisyonu alan ve canını dişine takarak kendini savunacak olan civcive bakarak hayretten donakaldı. Farkında olmadan birkaç adım geriledi. Korkmamıştı da çekinmişti civcivden. Daha sonra kedi geriye dönerek oradan uzaklaştı.

Ertesi gün kedinin kafasına dank etti. O civciv yüzde doksan dokuz Kahraman'dı. Kedi bir plan dâhilinde Kahraman'la dostluk kurmayı denedi ve başarılı oldu da. Onunla konuşurken nasıl davranması gerekiyorsa öyle davrandı. Dolana, yalana başvurmadı ve ilk fırsatta düşüncesini açıkladı. Kahraman hemen, gelirim, demişti.

Bunun üzerine kedi: " Bak Kahraman, iş ciddi. Ucunda ölüm de var. Bir değil, on kedi, yirmi kedi üstüne gelir. Üç-beş değil ki, vurasın, kırasın. Ben seni vuruşurken görmedim ama ilk tanıştığımız gün hatırlarsın neredeyse üstüne atılacaktım. Sen beni sözle sindirdin. İnan çekindim senden fakat sözlerinden çekindim yoksa beni korkutmadın. Şunu bil ki, senin sözlerinden çekinmeyecek, benden çok daha sert ve çok daha acımasız kediler var ve ben bunların adını duyunca titrerim. Senin buralarda gördüklerin şehir kedileri yani sokak kedileri. Benim anlatmak istediğim ormandan ve dağlardan gelen, çoğunlukla gece yarısından sonra şehirlere inen vahşi kediler.

Bir sokak kedisi hiçbir zaman bir vahşi kediyle başa çıkamaz ve ben bir vahşi kedinin kendinden çok daha büyük iki köpekle mücadele ederek onları kaçırttığını gördüm. Vahşi kediler çoğunlukla yalnız gezerler ve geceleri şehirlerde sokak kedilerini yakalayıp öldürürler. Vahşi kediler sokak kedilerinin atalarının eski zamanlarda aralarından ayrılarak insanlara köle olmalarını içlerine sindiremediler. Bunları ön bilgi olsun diye anlattım. Şimdilik gündüzleri çalışacağız. Vahşi kedilerle karşılaşmayacaksın. Bakalım sokak kedilerine karşı ne yapacaksın? "

" Şu vahşi kedileri çok merak ettim. Sokak kedileriyle antrenman yapacağız desene. "
" Öyle. Vahşi kedilerle maça çıkarsın ama sen sokak kedileriyle de maç oluyormuş gibi sıkı dur. Onları küçümseme. "
" Onları küçümsemediğimi göreceksin. Sen hiç merak etme, kedi kardeş. Söylediklerini unutmayacağım. "

Aradan üç gün geçmiş fakat anne tavuk ve civcivleri, Kahraman'ı bulamamıştı. Sabah erkenden çıkıp gün boyu Kahraman'ı arıyor, akşamüstü kümese dönüp, ertesi gün yine aramaya başlıyordu. Üçüncü günün akşamüstü kümese dönerken, anne tavuk: " Yer yarıldı da içine girdi sanki. Ara ara yok! Nereye gider bu civciv? Horoza sor, tavuğa sor, kurbağaya sor, kuşa sor. Kimsenin, Kahraman'dan haberi yok. Kedi onu yedi desen, gören, duyan, bilen olur. Son günlerde hiçbir kedi civciv yememiş. Demek ki, Kahraman yaşıyor, ama nerede? Neden onu bulamadık? Kediden kurtulduysa neden kümese dönmüyor? "

Civcivlerden biri atıldı: " Anne, sakın Kahraman, kediyi yemiş olmasın? "
Anne tavuk civcivin sözünü duymazdan geldi. Zaten canı burnundaydı, bir de böyle şaka-şukalarla mı uğraşacaktı? "

Bir diğer civciv: " Kahraman belki kanatlanıp uçmuştur. Başka şehre gidip bizi unutmuştur. Olamaz mı yani? "
Deyince, anne tavuk hemen o anda kararını verdi. Kahraman'ı aramaya yalnız başına çıkacaktı.

Aradan iki ay daha geçti. Tavuk bu sürede Kahraman'ı aramaya devam etti. Diğer dört yavrusu kocaman birer piliç olmuştu ama tavuk, Kahraman'ı bir civciv olarak bulmayı umuyordu.

Aradan iki ay geçti diye yazdım. Acaba Kahraman hala sağ mı, yaşıyor mu?
Şehirdeki kediler, bir kedinin civcivle arkadaşlığını yadırgamışlardı. Bu durum onlara ters gelmişti. Kedi, neden o civcivi yemiyordu? Aradan sıyrılan birkaç sokak kedisi, civcivi yemek için, girişim yapmış ve civcivin üstüne gitmişti ancak kedi önlerine çıkmıştı. Bu kedi Kahraman'ı bu işe sokan kediydi. O da kendi çapında bir tür efeydi. Korku bir zamanlar ondan korkardı yani korkusuzdu. Demir gibi bileği, çelik gibi yüreği vardı. Birkaç yıl öncesine kadar şehrin kedilerinin başkanıydı. Adaletle hükmediyordu. Anneleri geceleri vahşi kediler tarafından öldürülen yavru kedileri himayesine alırdı. Aç kalmış, açıkta kalmış sokak kedilerine kendi yiyeceğini verdiği, hasta kedileri tedavi ettiği çok görülmüştü. Vahşi kedilerin bir leopar kadar iri başkanını bir gece aniden karşısında görünce olduğu yerde çakılıp kalmıştı. Vahşi kedilerin başkanı Nara, senin derini yüzerim. Defol git bu şehirden... Deyip, onu bir pençe vuruşuyla yere sermişti.

Şehir kedileri başkansız kalmıştı. Kedi terk edilmiş, eski evlerde uykusuz geceler geçiriyordu. Onun beyninin derinliklerinde o zamanlar kendisinin bile fark edemediği gerçek şuydu: Vahşi kedilerin başkanı Nara'yı perişan etmek yani intikam. İntikamını almasına günden güne büyüyüp güçlenen Kahraman yardımcı olacaktı. Kahraman akıl almaz derecede güçlü bir iradeye sahipti. Laf kavgasında kesinlikle yenilmiyordu. Çok sert konuşuyor, karşısındakini eziyordu. Kızdığı zaman gözleri kıpkırmızı oluyordu. Kedi bunun nedenini bir türlü anlayamıyordu. Sormak aklına geliyordu ama sorsa Kahraman söyler miydi bilinmezdi. Kedi, Kahraman'ı vahşi kedilerin karşısına çıkarmadan önce iki kere şehir kedileriyle baş başa bıraktı ve onun kedilerle vuruşmasını seyretti. Birincisinde, kabadayı geçinen bir kedinin saldırısını Kahraman kolaylıkla savuşturdu ve sol kanadıyla bir vuruşta yere serdi. İkincisinde, Kahraman üç güçlü kediyle kavgaya tutuştu ve onları da sol kanat vuruşlarıyla yere serdi. Kediye göre, Kahraman hazırdı ve vahşi kedilerin karşısına çıkabilirdi.

Haziran ayının sıcak gecelerinden birinde kedi, Kahraman 'la şehirde gezintiye çıkmıştı. Kahraman'da Kahraman'dı hani: O, geçen zamanla birlikte büyümüş, iri-yarı, dev gibi bir horoz olmuştu. Uzaklardan, kenar mahalleden miyavlamalar, feryatlar duyulmaya başladı. Tecrübeli kedi durumu tüm acılığıyla anladı: " Fırla Kahraman, vahşi kediler katliam yapıyor. İleride yavru kedilerin barındığı eski bir ev vardı. Hepsini öldürüyorlar. Onları ancak sen kurtarabilirsin. "
Kahraman ileri atılırken konuştu: " Ne biçim vahşi kediymiş bunlar ya. Ne istiyorlar yavru kedilerden? "
Kedi koşuda Kahraman'dan geri kalmıyordu. Bir o, bir öteki öne geçiyordu: " Onlar zevk için öldürürler. "
Önce Kahraman eski eve daldı. Sesi gürdü Kahraman'ın, bağırınca yer-gök inledi: " Bırakın yavru kedileri. Gücünüz yetiyorsa bana çıkın. "

Gözlerini kan bürümüş yedi zalim vahşi kedinin başları Kahraman'dan yana döndü. Vahşi kediler, hiç vakit kaybetmeden kafaları koparılmış, parçalanmış yavru kedileri bırakarak Kahraman'ın üstüne atıldı. Kahraman, iki adım geri gitti. Bundan dolayı vahşi kediler yere yuvarlandılar. Karışıklıktan yaralanan Kahraman hücuma geçti. Güçlü kanatlarıyla vurarak, vahşi kedileri perişan etti. Vahşi kediler kaçarak canlarını kurtardılar.

Kahraman'la kedi sokağa çıkarak yürümeye başladılar. Kedi, Kahraman'a, vahşi kedilerin ormana gidince olanları başkan Nara'ya anlatacaklarını ve Nara'nın birkaç gün içinde şehre geleceğini, ayrıca aylar önce Nara'nın, aniden önüne çıkarak bir vuruşta kendisini yere serdiğini, intikamını almasını söyledi.

Kahraman: " Gelsin bakalım Nara, kim en büyük belli olsun. Sana söz kedi kardeş, Nara benimle görüştükten sonra bu şehre bir daha adım atmaz. "
Kedi: " Kahraman, çok dikkatli olman gerekir. Nara'yı kedi sanma, onu bir leopar olarak düşün, zaten leopar kadar. Aniden önüne çıkıp sana vurmaya çalışacaktır. Tetikte ol. "

Bir gece yarısı Kahraman, kediyle birlikte, karanlık sokaklarda dolaşıyordu. Evin birinin yanından dönerken, Nara karşılarına çıkıverdi. Arkasında yüzlerce vahşi kedi vardı. Kahraman, Nara'nın savurduğu pençeden eğilerek zorlukla kurtuldu. Onunla yakın dövüşe girmenin ölümü kucaklamak demek olduğunu anladı. Gördüğü kadarıyla Nara'ya vahşi kedi demek yanlıştı, ona leopar demek doğruydu. Kahraman geriye birkaç adım atarak Nara'ya sırtını döndü ve kaçmaya başladı. Otuz metre kadar kaçtıktan sonra Nara'nın nefesini ensesinde hissetti. Kahraman dönerek sağ kanadını Nara'nın yüzüne patlattı. Hayatında ilk kez bir darbe yiyen Nara durdu. Canı yanmıştı: " Bana nasıl vurursun? "

Gözleri hırstan kıpkırmızı olmuş Kahraman, Nara'nın üstüne yürürken, konuştu: " Seni gömerim Nara. Palavrayı bırak. Önce sen vurmak istedin. "
Nara şaşkındı ama aniden ileri atıldı. Kahraman'la birbirlerine girdiler. Toz, dumana karıştı. Çevreye sürüyle seyirci geldi. Kediler, köpekler, kuşlar, horozlar ve bir tavuk. Horozlar dört taneydi. Kahraman'ın kardeşleri. Tavuk ise, annesi. Durumu soruşturunca kavga edenlerin kim olduğu belli oldu. Nara ile savaşan horoz Kahraman'dı. Arada büyük güç farkı vardı. Kahraman'ı Nara'nın pençesinden kurtarmalıydı. Dört horoz kavgaya karıştı ve Nara daha ne oluyor diyemeden Kahraman'ı olay yerinden uzaklaştırdılar.

Aradan günler, aylar, yıllar geçti. Vahşi kediler ara sıra şehre iniyorlardı ama Nara bir daha şehre gelmedi. Hep dağda kaldı. Kedi şehrin kedilerine tekrar başkan oldu ve vahşi kedilerden uzak durmak için, kedilere gece sokağa çıkmayı yasak etti. Kahraman ise, annesi ve kardeşleriyle uzaklardaki bir çiftliğe giderek orada mutlu yaşadılar.

SON